TELEVİZYONA TEPEDEN BAKIŞ

Karl Marx, 1843 yılında Feuerbach'ın etkisi altında henüz genç bir Hegelci iken kaleme aldığı Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin Eleştirisine Katkı adlı kitabında, tarihsel diyalektik'in zeminini oluşturan toplumsal koşullarının tinine atfen zamanla aforizmalaşan şu ünlü söylemiyle mevcut değerleri yerinden etmişti:
Haber: SADIK EROL ER / Arşivi

AB grubunun A'sı bu hafta yerini bir okura bırakıyor


- Afedersiniz beyefendi, burada sigara içmek yasak
- Parası neyse veririz kardeşim.
Kurtlar Vadisi

Karl Marx, 1843 yılında Feuerbach'ın etkisi altında henüz genç bir Hegelci iken kaleme aldığı Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin Eleştirisine Katkı adlı kitabında, tarihsel diyalektik'in zeminini oluşturan toplumsal koşullarının tinine atfen zamanla aforizmalaşan şu ünlü söylemiyle mevcut değerleri yerinden etmişti: "Din, halkın afyonunu oluşturuyor". Dini yapanın (oluşturanın) insan olduğunu salık veren bu argüman, aslında Marx'ın sınıfsallık bağlamında değerlendirdiği yabancılaşmanın teolojik boyuttaki yansımasını betimlemekte oldukça önemlidir. Modernite, modernizm ya da "western modernliği" adına ne dersek diyelim, böyle bir sürecin iyot gibi açığa çıkardığı temel sorunsal, gerçekten de yabancılaşmanın ta kendisidir. Ülkemizde de özellikle 80'li yıllardan sonra ekonomik/sosyolojik/kültürel ve görsel medya yapılanmalarında ciddi travmalara sebep olan "kapitalistleşme" sürecine bağlı olarak mevcut konjonktürel sorunların ardalanının gittikçe şişmesi, nihayetinde düşünsel anlamda yabancılaşma merkezli "obez" bir topluluğa doğru evrilmemize sebep oldu. 90'lı yıllar ve sonrasında bu durumu tetikleyen en önemli etkenlerden biri, şüphesiz görsel medyanın özelde televizyon ortaya koyduğu ürünlerin niteliksel bağlamda toplumda "afyon" etkisi oluşturacak biçimde aşındırıcı kimliği ile kendini göstermesiydi. İlk özel televizyonumuz olan "Star"ın görsel medya modernleşmemizde önemli katkılar sağladığı 90'lı yılların ilk diliminden günümüze kadar geçen dönemde televizyonun yayımcılığının "etik"liğinin yıllarca tartışılması, bu bağlamda toplumun "namus bekçisi" olarak değerlendirebileceğimiz "RTÜK"ün, ilkelerini ve konumunu gözden geçirmesine sebep oldu.
Vadi, Yaprak, Aliye...
Latin Amerika (özellikle Brezilya ve Meksika) dizilerinin baskınlığında geçen 90'lı yılların ilk çeyreği hemen akabinde Deli Yürek ile yerlileşmiş ve entelektüel camianın bolca tartışacağı argümanları da beraberinde getirmişti. Deli Yürek ve Asmalı Konak dizilerinin oynadığı saatlerde "kimyasal silah" saldırısına maruz kalmış bir şekilde koltuklarına mıhlanan insanların boşalttığı sokaklar bugün hâlâ canlılığına kavuşamadı. O dönemlerde bir iki dizinin "başat" olduğu ekranlarda bugün 200'e yakın dizi boy gösteriyor. Baudrillar'ın ifadesiyle "birinin hayatına girilir gibi bir ekranın içine girdiğimiz" bu dönemlerde endüstrileşen dizi sektörü, elbette ki olumlu ve olumsuz yönleriyle gündemi bir hayli meşgul ediyor. Dizi sektöründeki "kontrolsüz" büyüme istihdam anlamında olumlu katkı yapıyormuş gibi görünse de, bıraktıkları "miraslarıyla" sosyokültürel anlamda derin kırılmalar yaratıyor. "Tam ekran" dijital bir hayata mahkûm edilen izleyici, dizilerdeki "esas" tipolojilerin hayatını "dijital bir kombinezon" gibi üzerine (kaydına) geçirerek toplumsal bir şizofreniye adeta davetiye çıkarıyor. Daha önce ifade ettiğimiz gibi 200'e yakın dizi filmin kol gezdiği ekranın karşısına geçen izleyicinin "esas oğlan ve esas kız"a öykündüğünü düşündüğümüzde, bir izleyicinin bir haftada yaklaşık bir o kadar farklı kişiliğe büründüğünü görürüz. Aslında bu, mesafelerin karıştığı, buna bağlı olarak da mesafenin ortadan kalktığı simülasyon evreninde "maskeli" yaşamın ta kendisidir. Özellikle günümüzün başat dizilerinin sosyolojik ve psikolojik yapısına baktığımızda, şiddet ve trajedi içerikli olması toplumuzun içinde bulunduğu "dekadansı" gösteriyor. Son 10 yıla damgasını vuran ve çeşitli kereler farklı son eklerle gündeme oturan Kurtlar Vadisi (Irak-Terör-Pusu), militarist/milliyetçi ve şiddet içerikli söylemleriyle şimşekleri üzerine çekerken, üçlemenin ikinci sırasında yer alan "terör", Türkiye'nin yumuşak karnı olan Güneydoğu sorununa getirdiği "dokusuna uygun" yorumuyla toplumu ikiye bölecek ve ilk defa bir dizinin yayından kaldırılması gerçekleşecekti. Kendisinden sonra "imitasyonlarına" (Sağır Oda, Kuzey Rüzgârı, Pars vb) kaynaklık eden bu dizinin, geçmişte olduğu gibi şimdilerde de özellikle genç nüfus üzerindeki etkisi hâlâ tartışılıyor. Bıçağın diğer yüzünde yer alan "aile içi trajedi" merkezli diziler (Aliye, Yaprak Dökümü, Sessiz Gemiler, "ahlaksız teklif" ile gündeme gelen Binbir Gece, Bıçak Sırtı vb) ise modernleşme sürecinin sonucu "arafta" olmanın gerilimini "kaba/arabesk" bir yaklaşımla sunarak izleyiciyi ekrana hapsetmeyi başarıyorlar. Mevcut "ekranları" kadar "dünyaları" olan izleyici kitleleri, zapping yaptıkları her dakika bir ruh durumundan başka bir ruh durumuna geçerek şizofrenik, sarmal bir dünyanın içinde sanki "sadist-mazoişt" bir eğilimi evetleyerek yabancılaşmayı yaşıyor.
Son tahlilde "kimliklerin/kişiliklerin" izlenen dizilere göre tanımlandığı bu süreç, "diziler halkın afyonudur" önermemizi haklılaştırıyor. Ağırlıkla özel televizyon yöneticileri, "toplumda dizisi olmayan kimse kalmayacak" anlayışına bağlı kalarak her gün bir yeni diziyi "cami avlusuna" bırakırken, şu soruyu sormak sanırım yerinde olacaktır: "Herkesin bir dizisi var, ya sizinki hangisi?"

SADIK EROL ER: AÜ, doktora