TELEVİZYONA TEPEDEN BAKIŞ

Türk TV'lerinde yine "armağan dağıtma törenleri" başladı, hakkını teslim etmek zorundayız, bu işin mucidi Mehmet Ali Erbil'di. Dünyanın en sıkıcı "bilgi ve şans" oyunlarından biri olan Çarkıfelek'i...
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU / Arşivi

Neye varsın, niye yoksun?
Türk TV'lerinde yine "armağan dağıtma törenleri" başladı, hakkını teslim etmek zorundayız, bu işin mucidi Mehmet Ali Erbil'di. Dünyanın en sıkıcı "bilgi ve şans" oyunlarından biri olan Çarkıfelek'i, dünyanın en trajikomik "tam tekmil eğlence-ödüllendirmece ve hatta pipi göstermece" programına dönüştürmüştü. Önce, "n'olur, Mehmet Ali Bey!" diye ağlamaklı sesle haykıran "telefondaki sesleri" pervasızca bir yoksulluk sınavına tabi tutardı. Onları yeterince "yoksul" ve hele bir de, üniformalısından bir "devlet memuru" ailesi olarak saptadı mı, hediyeler dağıtılır, stüdyodaki seyirci çığlıkları telefondaki ağlamalarla karışır, toplu bir "arınma", bir catharsis anı yaşanırdı. Armağanı almayı hak etmediğini düşündüğünü biri oyuna katıldığında ise, onu yanıltmak için elinden geleni ardına koymazdı.
İşin medya çalışmaları açısından ilginç olan tarafı ise, yarışmanın "yerelleşme" yönteminde idi. Kolay da, zor da olsa Çarkıfelek, sonuç olarak, bireysel oyuncuların katıldığı, hem bilgi zerreciklerinin hem de şansın rol oynadığı bir formattı. Erbil, bu formatı tamamen değiştirip oyuncuları "konu mankenine" dönüştürmüş, kendini ise bir tür "kral" durumuna yükseltip oyunu bir armağan töreni gibi yönetmeye başlamıştı.
Popüler kültürde zaman daha da hızla akar derler ya, biz de "Mehmet Ali Bey"i kısa süre içinde unuttuk, o da çoktan "inzivaya" çekildi, evinin erkeği oldu, 5-10 yıl sonra "hacı" olup Müslüman bir kanalda birdenbire zuhur edecek olursa hiç şaşırmam. Şimdi devir, "Acun" devri, armağan dağıtım töreninin "olay mahalli" ise, en sıradanından bir şans oyunu: "Var mısın, Yok musun?" Bilebildiğim kadarıyla bu formatın mucidi Hollandalılar ve artık global olan bu oyun formatı şu anda 20'den fazla ülkede ya uygulanmış ya da uygulanmaya devam ediyor. Bizde de, daha önce Zafer Ergin tarafından sunulan ve orijinal formata çok yakın bir versiyonu denenmiş ve tutmamıştı. Şu sıralar reyting rekorları kıran halini görünce neden tutmadığı çok daha kolay anlaşılıyor.
Tutmayan versiyonunda oyuncu, şans sayısını güzel mankenlerin elinde tuttukları çantaların içinden seçiyor ve sunucu, olabildiğince tarafsız bir biçimde oyunu yönetip yarışmacı ile senli benli olmamaya çalışıyordu. Ayrıca, oyun esnasında oyuncuya yapılacak olan teklifler bir bankacı tarafından değil, bilgisayar tarafından saptanıp ekrana geliyordu.
Para için...
Özünde basit bir şans oyunu olan bu formatın böyle bir sunumla yapıldığını okumak bile insanın içini sıkıyor. Haklısınız, çünkü Acun'un versiyonunda durum hiç böyle değil. Öncelikle, İngiliz versiyonundaki bir özellik benimsenmiş ve güzel mankenler yerine daha sonraki bölümlerde şanslarını deneyecek oyuncu adayları kullanılıyor. Ayrıca, çantalar gitmiş onların yerine kocaman sayı kutuları gelmiş. Benzerlik bu noktada bitiyor zaten, çünkü İngiliz versiyonun sunucusu Noel Edmonds, kendisi de eğlenen, yarışmacıyla arasındaki mesafeyi korumaya özen gösteren ve bu herkesin oynayabileceği/izleyebileceği şans oyununu akıllı esprileriyle süsleyerek, genel izleyiciyle buluşturan bir ekran kişiliği.
Acun ise, bambaşka bir rota izliyor. Mehmet Ali Erbil'in bıraktığı noktadan başlıyor belki ama, oyunu "eğlenceli" bir armağan dağıtma töreninden heyecanlı bir "hayat kurtarma operasyonuna" çeviriyor. İşin tuhafı, başarıyor da bu arada, ekrandan bu ülkedeki para ve yoksulluğa ilişkin kompleksler ortaya saçılıyor. "Para" için yarışıldığı gerçeği hem söyleniyor hem de bir kulp takmadan bir türlü söylenemiyor. Oyunun başında "gerçek" ihtiyaç (bu da, Mehmet Ali'nin "yoksulluk testine" benziyor) saptanmaya çalışılıyor ve oyuncudan, illa ki, bir meblağ söylemesi isteniyor. Sonra bu "meblağ" oyuncuya hep hatırlatılıyor. Oyunda 500 milyon kazanmak olanaklı olsa da, "meblağ"ın üstüne çıkmak, büyük ikramiyeyi hedeflemek bir tabu haline geliyor! Tam bir "hizalama", sıraya sokma, birey olmama hali bu aslında. Oyuncunun şansı yaver gidip de daha büyük bir meblağ kazanma olasılığı ortaya çıktığında, başta Acun olmak üzere, oyuncunun "ne olursa olsun seni destekleyeceğiz diyen" ailesi, onun para kazanması için "çırpınan" diğer oyuncular başlıyorlar şanslı oyuncuyu "hizaya" çekmeye. Burası Türkiye, burada "birey" olamazsın, tamam para kazanabilirsin ama şansını "bize" karşı zorlama, demeye getiriyorlar. Gerçekten risk alabilecek, kazancı ya da kaybı "bireysel" olarak yaşamaya heveslenen bir oyunucunun "hevesi" de böylece sönüveriyor. Stüdyodaki "mahalli baskıya" boyun eğiyor ve ailesinin, öteki oyuncuların isteği gerçekleşiyor ve neyse o anki miktar "evet, varım" diyor. Baştan beri, oyuncudan yana gibi davranan, zalim bankacı Hamdi beye demediğini bırakmayan Acun ise çok mutlu oluyor: "Oh, bu sefer de 500 milyonu kaptırmadık!"
Elimizde iki yalın soru ve sanırım asla dile getirilemeyen iki cevap var: Neye varsın? Paraya!
Neye yoksun? Birey olmaya, kendi başıma karar vermeye! Son soru ise benim: Niye yoksun?

ORHAN TEKELİOĞLU: Doç. Dr., İEÜ