TE­LE­VIZ­YO­NA TE­PE­DEN BA­KIŞ

Televizyonlarda "yarışma" diye sunulan ve aslında bir tür "şans oyunu" olan programlarda birbiri ardınca görünüp hızla kaybolan çehrelere bakıp da "Türkiye'nin kaybedenlerini" fark etmemek mümkün mü acaba? Ahmet Çakar, her zamanki ego patlamalarından...
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU / Arşivi

Umut, hüsran, az sonra...
Televizyonlarda "yarışma" diye sunulan ve aslında bir tür "şans oyunu" olan programlarda birbiri ardınca görünüp hızla kaybolan çehrelere bakıp da "Türkiye'nin kaybedenlerini" fark etmemek mümkün mü acaba? Ahmet Çakar, her zamanki ego patlamalarından birini yaşayıp karşısındaki süklüm püklüm yarışmacıya "dönüşü olmayan bir yola girelim mi?" diye sorarken, o insanın yüzündeki bir anlık "umudun" ve bir ömür sürecek olan "umutsuzluğun" farkında bile değil. Bir başka "egolar efendisi" Reha Muhtar ise, yalan makinasına bağladığı "yarışmacıyı", hayatı ve yalanlarıyla yarıştırıyor, cüzi bir para karşılığı, "doğruları" ufak ufak ele geçiriyor. O koltukta ancak ailesini, sevdiklerini "şoke ederek", belki de bir daha asla tamir edemeyeceği hasarlarla hayatını ekrandan ifşa eden insanın çehresinde insanın içine işleyen bir bakışa aldırmadan programı sürdürüyor. Belli, Çakar her zaman müstehzi olacak, Muhtar ise iyi bir poker oyuncusu; ya karşısındaki Cabbar'a ne olacak?
Cabbar da mı kim? Yılmaz Güney'in 1970'te çektiği erken dönem başyapıtı Umut'un kahramanı "Arabacı Cabbar"dan söz ediyorum, hani atı "hususi" bir araba tarafından ezilen ve at alacak parası olmadığı için cebindeki kalan parasıyla piyango oynayan o "umutlu umutsuzdan". İşte, ekranlardaki "şans oyunlarında" bir an görünüp hızla yok olan birçok "başarısızın" çehresinde aynı delici bakış, aynı umut ve aynı umutsuzluk var. Karşılarında gittikçe ceberutlaşan sunuculara, yarışmalardaki nevrotik jüri üyelerinin her türlü aşağılamalarına aynı nedenle direnmiyorlar, direnemiyorlar. Hepsi de kendilerini susta maymuna çeviren "efendilerine" hayran, onların dediklerine üzülmüyor, her zaman onlardan "ders alıyor", hep onlara minnettar. Ağlamak yasak, jürilerin muzaffer üyeleri başlıyorlar yarışmacıyı haşlamaya, seni aşağıladığımdan değil SMS için ağlıyorsun "aslında", ağla bakalım, bu hafta birinciliğin garanti, seni gidi duygu sömürücüsü, dalkavuk, arsız popülist!
Yine Umut filminin öyküsüne dönersek, piyangodan para çıkmamasından sonra aklını iyice yitiren Cabbar, "defineci" bir "hoca" bulur ve onunla araziye define aramaya gider. Ne tuhaf bir benzerlik değil mi? Hayat mağlubu bu yarışmacıların, son bir umutla katıldıkları şans oyunlarının muktedir sunucularının ya da jürinin pek bilmiş üyelerinin ortak bir adı var: "Hocam!" Serde ODTÜ'lük olduğundan iyi bilirim, öğrencilik yıllarımda okulda herkese "hocam!" demenin eşitlik sağlayıcı, "düzleştirici" bir anlamı vardı. Hem hocalarımıza hem de örneğin servis şoförüne ya da temizlik görevlisine "hocam" hitabını kullanarak, "hoca" sözcüğünün çağrıştırdığı hiyerarşiyi yıkmaya, kendimizce bir "eşitlikçilik" oluşturmaya çalışırdık. Şu anki kullanım enflasyonun arka planında ise tam tersi bir mantık işliyor. Meşrebe göre, birbirlerine "hoca", "üstad" ya da "usta" diyenler karşısındakilere mesnetsiz bir paye verirken, karşılığında benzer bir unvan kapmaya çalışıyor. Istakozcuyum ama aynı zamanda en müthiş "buz kayağı" (paten için diyor!) uzmanıyım, notadan anlamam ama kulağım hiç de fena sayılmaz, sadece futbol bilmem, onu da bilirim bunu da... Sözüm ona "hocalardan" oluşan tuhaf bir "seçkinler" ordusu televizyonları işgal etmiş durumda, Hakkı Devrim'den mülhem, bu zâta "ekran kadıları" mı desek? Hiyerarşi baştan kurulmuş zaten: Tepede gizemli bir şekilde adı zikredilen "format" tanrısı, onun hemen altında, "format gereği" olağanüstü yetkilerle donanmış bir "yalvaç-sunucu" ya da jüri üyesi ve en aşağıda statü olarak Roma'daki gladyatörlere benzer güç ve görünümde yarışmacılar. Bir de ekranda bazen görünen, bazen görünmeyen ama varlığı her zaman hissedilen (reytingler!), eğlenceye "aç ve muhtaç" bir izleyici, yani ekran ahalisi. "Aslan Kadılar" tarafından iyice hırpalanan, SMS gelsin ya da sunucu ona yardım etsin diye yalvar yakar olan "Gladyatör Yarışmacıların" çoğu için yarışın sonunda elde kalanın "hüsran" olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz. Bu noktada soruyu sormak ve cevabı aramak zorundayız.
Neden bu insanlar, kişisel olarak bu denli aşağılanmayı, hırpalanmayı göze alabiliyor; bazı durumlarda aile itibarını sarsabilecek sözleri, sıkılarak da olsa, ekranda söyleyebiliyorlar? Cevabı, tekil olarak bu insanların özelinde arayanlar bence fena halde yanılıyorlar. Cevap, toplumun dibinde, kılcalında, çeperinde boy atan, yaygınlaşan, genişleyen yoksulluk ve çaresizlikte saklı. Cevap, sosyal devletini güçlendirmeden kapitalistleşen, "çevre" ile "merkezi" hızla yer değiştiren bir "çarpık metropoller ülkesinde" bulunmak zorunda. Yılmaz Güney'in 60'ların sonunda henüz kapitalistleşmeye başlayan Çukurova'dan, Adana'dan çizdiği resmin bir milat, bir kopuş noktası olduğu ortada. Ama belli ki birçok şey de değişmiş. Öncelikle Cabbar'lar ciddi oranlarda çoğalmış, her şeylerini hatta "mahremlerini" satabilecek kadar muhtaç bir durumdalar. Ve bu satışın "pazarı", ne yazık ki, ekranlardan, oradaki popüler programlardan başka bir yer değil. Artık "defineci" bir hocaya ihtiyacımız yok, onun yerine ekranlarda doğan, büyük bir olasılıkla yine orada ölecek olan "sanal hoca"larımız ve onlara her şeylerini satmaya razı "hayat mağdurlarımız" var. Ekranlarda satışa konan hayatlar ise, ne yazık ki, kelepir, haraç mezat.
Umut filminin sonunda, aradığı defineyi bir türlü bulamayan Cabbar çıldırır, onun deliren bakışı bizi perdeye mıhlar. Çıldıran bir bakışın, bu resmin karşılığı ne zaman ekranlarda zuhur edecektir bilemem ama, Reha Muhtar ağzıyla, şunu yazabilirim herhalde: "Az sonra". Ya da "Dönüşü olmayan bir yola mı girdik yoksa?"

ORHAN TEKELİOĞLU: İzmir Ekonomi Üni.