'Temenni siyaseti' ve ahlak

'Temenni siyaseti' ve ahlak
'Temenni siyaseti' ve ahlak
Tüm milleti temsil ettiğini iddia eden bir Başbakan, nasıl toplumu kendi ahlaki değerleri temelinde sınıflara ayırabilir? Nedir meşru hayatın kıstasları? Bunları kim belirler, nasıl belirler?
Haber: UMUT ÖZKIRIMLI* / Arşivi

Temenni... TDK’ya göre “bir şeyin gerçekleşmesini dileme, dilek”. Son dönemde sık sık hayat tarzına müdahale etmekle suçlanan AKP ’nin kendini savunmak için dört elle sarıldığı Arapça kökenli kelime. Örneğin TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında milletvekillerinin sorularını yanıtlayan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’e göre “Sayın Başbakanımız ‘üç çocuk’ dediği zaman, bu bir dilek ve temenni”. Başbakan’ın “Ben sadece bir Başbakan olarak en az üç çocuğu tavsiye ediyorum. … Kimseye kalkıp da silah dayamıyoruz, böyle bir yasa da yok” sözleri, henüz hafızalarda tazeliğini koruyor.
İşin ilginç tarafı, pek çok kişi de buna inanıyor. Kastettiğim AKP seçmenleri ya da kariyerlerini Başbakan’ın her sözünde bir keramet bulmak üzerine inşa eden “iliştirilmiş kalemler” değil. Bu kategoriye sokamayacağımız Etyen Mahçupyan gibi bazı yazarlar da Başbakan’ın kimsenin özel hayatına müdahale etmediğini, “tepki çeken tüm konuşmalarına rağmen hiçbirimizin özel hayatı”nın değişmediğini iddia ediyor (Zaman, 10 Kasım 2013).
Peki AKP gerçekten özel hayata müdahale etmiyor mu? Başbakan’ın sözleri, gerçekten sadece bir “temenni” mi? Daha da önemlisi, bir Başbakan bu tür hassas konularda temennide bulunabilir mi?

Örnekler hızlıca geldi

İlk sorunun yanıtı elbette müdahaleden ne anladığımıza bağlı ama Başbakan’ın öğrenci evleriyle ilgili son sözlerinden sonra yaşanan bazı gelişmeler, ne kadar gevşek bir tanım benimserseniz benimseyin, somut müdahalelerin ve yasal müdahale hazırlıklarının olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin son bir hafta içinde Manisa’da aynı evde bulunan beş öğrenciye ceza kesildiğini, Afyon’da polisin gece yarısı kafeleri gezerek üniversite öğrencilerinin tek tek adreslerini aldığını, Tophane’de “iki üniversiteli kadının yaşadığı ihbarı!” üzerine bir evin kapısına dayanan polis ve zabıtaların evin apart olup olmadığını kontrol ettiğini okuduk. Her ne kadar İçişleri Bakanı Muammer Güler, Manisa ve Afyon’daki olayların Başbakan’ın sözleriyle ilgili olmadığını açıklasa da, bu ve benzeri olayların iç yüzünü henüz tam olarak bilmiyoruz (baskınlara maruz kalanların ifadeleri farklı; kaldı ki aynı İçişleri Bakanı bu açıklamadan birkaç gün önce “terör örgütlerinin öğrencileri elde etmede kız erkek ilişkilerini kullandıkları”nı iddia etmişti).
Diyelim ki İçişleri Bakanı haklı ya da bunlar birkaç münferit vaka. Peki aynı İçişleri Bakanı’nın öğrenci evlerinin denetimine ilişkin genelge hazırladıkları yolundaki açıklamasını ne yapacağız? Ya da Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın Türk toplumunun “kızlar ve erkeklerin bir arada yaşamasını” tasvip etmediği, bunu engellemenin hükümetin “anayasal görevi” olduğu yolundaki sözlerini? Başbakan’ın açıklamasını bir talimat olarak gören Adana ve İstanbul valilerine hiç girmiyorum. Bu noktada Başbakan’ın son dönemdeki “performansı” yüzünden çok eleştirilen Adana Valisini “yedirmeyeceği” çıkışını da unutmayalım.
Yani özel hayata müdahale yok önermesi son derece sorunlu. Önümüzde hem somut müdahale örnekleri var, hem de müdahaleye zemin hazırlayan yasa hazırlıkları. Sadece öğrenci evleri konusunda da değil. Üç çocuk doğuran kadınlara erken emekliliğin yolunu açan, genç yaşta evliliği ve tüp bebeği teşvik eden bir kanun teklifinde son aşamaya gelindiğini de biliyoruz. Bu noktada “bunda ne var, nüfus politikaları her ülkede var” demenin anlamı yok. Elbette var, Türkiye’de de olabilir. Ama tartıştığımız Başbakan’ın sözlerinin bir “temenniden” ibaret olduğu iddiası. Ortada Başbakan’ın temennilerini desteklemeye yönelik yasal düzenlemeler, hazırlıklar varsa bunlar artık temenni değil, düpedüz politikadır.

Ahlak, gelenek ve görenek

Konunun yasal olmayan boyutu da var elbette. Ki bu da bizi ikinci soruya, bir Başbakan ahlaki, özel hayatı ilgilendiren konularda temennide bulunabilir mi konusuna getiriyor. Bu konuda cevap net: Hayır, bulunamaz. Bulunursa da haklı olarak özel hayata müdahale etmekle suçlanır. Nedeni de basit. Başbakan, haliyle, sıradan vatandaş değil. Üstelik Tayyip Erdoğan 11 yıldır iktidarda olan, seçmen tabanını hâlâ koruyan çok güçlü bir başbakan. Dolayısıyla ettiği her sözün bir ağırlığı var.
Görevden vazife çıkaran devlet görevlilerinden kısaca bahsettik. Buna geniş bir medya desteğini ve moda terimle (muhafazakâr) “mahalle baskısını” da eklemek gerekiyor. Nitekim Başbakan’ın sözlerinden hemen sonra dindar çevrelerde ağırlığı olan isimlerden İslam hukuku profesörü Hayrettin Karaman kadın ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmalarının “Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre” meşru olmadığını, bu şekilde yaşamak isteyen bireylerin özgürlüklerinden fedakarlık etmeleri gerektiğini yazdı ve bu duruma tek çarenin “İslamı temel referans alan bir demokratik düzen” olduğunu iddia etti. (Yeni Şafak, 8 Kasım 2013) Bu noktada Karaman’ın herhangi bir gazete yazarı olmadığını tekrar vurgulayalım. Bu da yetmiyorsa Başbakan’ın “Meşru hayat ve gayrimeşru hayat vardır. Biz gayrimeşru hayatı kabul edemeyiz. Buna bağlı olarak bazı sorumluluklarımız vardır” sözlerini hatırlatalım.

Siyasete siyaset dememek

Bir Başbakan, üstelik tüm milleti temsil ettiğini iddia eden bir Başbakan, nasıl toplumu kendi ahlaki değerleri temelinde sınıflara ayırabilir? Nedir meşru hayatın kıstasları? Bunları kim belirler, nasıl belirler? “Gayrimeşru hayatı kabul edemeyiz” ne demektir? Buna bağlı sorumluluklar nelerdir? Bu düpedüz ayrımcı bir dil değil mi?
Toparlayalım. Başbakan’ın çocuk sayısı, kürtaj, öğrenci evleri konularındaki söylemlerine “temenni” demek, konumu, siyasi ağırlığı ve bu söylemlerin sonuçları düşünüldüğünde mümkün değil. AKP ve destekçilerinin “temenni” kozuna sarılması, bunu bir tür siyasi araç olarak kullanması normal. Ama bu, bizim de “temenni siyaseti”nin tuzağına düşmemizi gerektirmiyor. Şunu unutmayalım; bu yazıda AKP’nin inançları doğrultusunda siyaset yapmasına itiraz edilmiyor. AKP kendi siyasetini yapar; buna karşı olanlar da çekincelerini dile getirir, kendi siyasetlerini yaparlar. Yazının itirazi, siyasete siyaset denmemesi, “temenni” adının verilmesine.
Temenni siyasetinden çıkıp siyasete siyaset dediğinizde şunları da kabul etmeniz gerekiyor ama: 1. Sizinle aynı fikirde olmayan siyasi aktörler bu tür çıkışları kendi çıkarları doğrultusunda kullanır. Onlar da siyaset yapıyor sonuçta. 2. Özel hayat gibi hassas konularda “meşru-gayrimeşru” hayat gibi ayrımlar sadece ulusalcıları değil, laikliğe inanan herkesi tedirgin eder, endişeye sevkeder. 3. Toplumun bu kadar gergin olduğu bir ortamda bu konuları “kaşımak” bilinçsiz bir tercih değildir ve var olan kutuplaşmayı artırır. Yani temenni siyaseti masum değildir.
Son söz: Biz senelerce Kemalizmin kendi normlarını topluma dayatmasıyla mücadele etmedik mi? Bazılarımız bu yüzden AKP’nin bazı politikalarına - dünya görüşünü ya da ahlak anlayışını paylaşmasak da- desteklemedik mi? Şimdi aynısını AKP yaptığında sesimizi çıkartmayacak mıyız?
* Profesör, Lund Üni.