Tevhid-i Etrâk

27 Nisan 2007 gece yarısından sonra içine girdiğimiz siyasal sürecin erotik yönü dikkate şayandır. Türkiye'de gerçek iktidar sahiplerinin çatık kaşları karşısında siyasi muhayyilelerin en güvenli yer olan ana rahmine giden kısa yolları aramaya başladığı günlerde...
Haber: COŞKUN TAŞTAN / Arşivi

27 Nisan 2007 gece yarısından sonra içine girdiğimiz siyasal sürecin erotik yönü dikkate şayandır. Türkiye'de gerçek iktidar sahiplerinin çatık kaşları karşısında siyasi muhayyilelerin en güvenli yer olan ana rahmine giden kısa yolları aramaya başladığı günlerde Radikal gazetesi, CHP-DSP birleşme hareketini şu manşetle duyuruyordu: 'CHP-DSP nişan yaptı, nikah seçimden sonra' (7 Mayıs 2007). Bu ifadedeki erotizmden bir adım daha ileride, birleşmelere dair daha pornografik bir ifadeyi, İzmir mitingini yorumlayan Can Dündar'dan işittik. Oldu-olacak diye beklenen CHP-DSP birleşmesi ile ilgili miting katılımcılarının sabırsızlığını, Dündar şu cümleyle aktarıyordu ekran başındakilere: 'Milyonlar, gerdek kapısında bekliyor!'
2007 seçim süreci başladıktan bu yana siyasal öznellikler arasında ha oldu ha olacak diye beklenen birleşme fantezisi, modernleşme tarihimizin en köklü, en yaygın siyasi fantezisidir. Aleni 'birleşmelerin' yasak olduğu Osmanlı'da tüm hukuk, örf ve adetler, bu fanteziyi kayıt altına alan sınırlandırmalarla doluydu. Bir bakıma, feodalitenin durgunluğu içerisinde yaşamı mümkün kılacak farklılıkları koruduğu için bu sınırlandırmaların yaşamsal değeri vardı İmparatorluk için. Bu nedenle, pek tabii ki, 'avdet etmek', yani 'dönmek', öyle muteber bir iş sayılmazdı. Etnik, cinsel, sınıfsal, dinsel ve kültürel açıdan ne iseniz öyle kalmanız, onunla yaşamanız beklenirdi. Gayrimüslimlerle Müslümanlar arasındaki fark, gündelik yaşamda, giyim kuşam modelleri ve renklerine varıncaya kadar korunurdu. Hatta 19. yüzyılın ortalarına kadar, İmparatorluk içinde bir Hıristiyan mezhepten başka bir Hıristiyan mezhebe geçiş bile engelleniyordu. Ta ki bu yasaklamalarla şiddetlenen erotik tazyik, yaşamın her alanında belirleyici bir toplumsallık kazanıp, 'ittihat' (birlik) arzusu olarak ifade bulana kadar... 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ayrılıkçı hareketler karşısında İmparatorluğun bekasını savunanlar, belli kavramların başına "ittihat" veya "vahdet" sözcüğünü ekleyerek özgün "toplumsallık" önerileri geliştirmeye koyuldular. 'İttihadı-ı Muhammedi Cemiyeti', 'İttihad-ı İslam', 'İttihat ve Terakki', 'İttihad-ı Anasır' gibi fikirsel ve örgütsel akımlar, ilk elden aklımıza gelenler. İşte bu "birlik/birleşme (vahdet/ittihat)" fantezilerinin gelişerek bugünkü milliyetçiliğe nasıl dönüştüğünü görmek, bugün Türk siyasetinin belirli çıkmaz sokaklarında son umut kapısı olarak beliren "birleşme" hayallerinin yaşamsal/libidinal dinamiklerini anlamak açısından da oldukça önemlidir.
'Vahdet-i cinsiye'den 'Tevhid-i Etrâk'a İmparatorluktan ulus-devlete geçişte aydınların siyasal hayalgücünü en çok zorlayan şey, yeni toplumsal formun hangi kavramlarla ifade edileceği meselesi idi. Yeni toplumsallığın libidinal dinamiklerini de açığa vuran kavramsal evrim süreci bu kaygıyla başladı. "Millet" kavramının henüz siyasal muhayyilemizde ayrıcalıklı yerini bulmamış olduğu zamanlarda, Şemseddin Sami, Ahmet Cevdet ve Cemaleddin Afgani gibi, milliyetçilik düşüncesinin 'dedeleri'nin çalışmalarında, milliyet sözcüğü yerine "cinsiyet" sözcüğünün kullanılmış olması, bu bakımdan pek manidardır. Afgani'nin, Türk milliyetçiliği tarihindeki en önemli kilometretaşlarından biri olan Vahdet-i Cinsiye Felsefesi ve İttihad-ı Lisanın Mahiyeti Hakikiyesi adlı çalışması, millet bilincinin erotik bir "birleşme" nüvesine neler borçlu olduğunun iyi bir örneğidir. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi geçiş dönemi düşünürlerinde ise "milliyet", belirli evrimsel aşamalardan sonra ulaşılan en mükemmel toplumsallık hali olarak anlatılır. Bu ideolojik çerçevenin baş mimarlarından Ziya Gökalp, 1918'de şöyle diyordu:
"... güneşin ışığı bir merceğin odak noktasında odaklanmadan yakıcılık özelliğini göstermediği gibi; topluluk da, 'coşkulu bir birleşme olmadan', taşıdığı 'kutsallık' sıfatını göstermez". "Şuubiyyenin", yani bir tür "topluluk" fikrinin hemen hemen tüm zamanlarda var olduğunu, ama "milliyet" bilincinin daha yakın zamanlarda ortaya çıktığını tespit eden Akçura ise, milletin varlığını ırk ve dilde gerçekleşmiş 'ittihadı' takip eden vicdani 'birlik'te arıyordu. Akçura'ya göre "millet, ırk ve dilin 'esasen birliğinden' dolayı sosyal vicdanında 'birlik'... meydana gelmiş insan toplumudur".
Bu ve benzeri düşüncelerle şekillenen atmosferde yönetime gelen İttihat ve Terakki'nin mahir hayal dünyası, en rasyonel birleşme fantezilerine ev sahipliği yaptı. Alman romantizminden ilham alan ve Fichte, Gentz, List gibi Alman düşünürlerinin etkisiyle milli varlığı organik bir yapı gibi tasavvur eden İttihatçılar, devlet etrafında kenetlenmiş ve Türklüğü merkeze alan bir "şuubiyye" için çaba sarf ediyor, bu amaçla Alman 'ittihatçılığı'nı (birlikçiliği) örnek alıyorlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında 'İttihad-ı anasır' (unsurların birliği) ve "Tevhid-i Etrak" (Türklerin birleştirilmesi) fantezisi, 'Güneş Dil Teorisi' ve 'Türk Tarih Tezi' ile birlikte ulus çıtasını aşarak tüm insanlığı ortak bir kökende 'birleştirmeye' yönelik bir evrenselliğe ulaştı. 1940'ların iktisadi ve sosyal belirsizlikleri içerisinde, birleşme fantezisi "antikozmopolitanizm" olarak ifade edildi. Dönemin tipik örneğini teşkil eden Türk Yurdu yazarları, antikomünist tutumlarına, bir de "antikozmopolitanizm" ekleyerek, bir türlü gerçekleşmeyen final birleşmeye dair arzularını ifade ediyorlardı. 20. yüzyılın ikinci yarısı ise deyim yerindeyse, orta sınıfa dönüşme yolundaki taşralıların iptidai ve zenofobik milliyetçiliğine tanık olduk. Türkçülük, ırkçı vurgusundan, ırkçılığı mumla aratacak bir bükülgenlik pahasına bu dönemde soyutlandı. Bu dönemde Türklük, ilk dönemlerin aksine, dışlayan bir beden değil, içeren, öğüten bir ev sahibi olarak tasarlanacaktı. Tüm dünya Türklerini 'birleştirecek' yer olan ütopya (Turan), yerini 'tüm dünya halklarının birleşebileceği bir imgesel meydan olarak Türklük' fikrine bu dönemde bıraktı. Etnik bedenlerin her türlü onanma taleplerini, Türklüğün ontolojik kurgusuna fiili saldırı olarak algılayan hayalgücü, en çok bu dönemde mesai yaptı. Birleşmeye engel olacak her türlü "çoğulculuğa" en köktenci yadsımanın vecizeleri dağarcıklarımıza bu dönemde kazındı. Bu hayal dünyasında bizler, her türlü farklılığı (mozaik) anlamsız ve değersiz kılan daha ulvi bir benlik içinde (beton) hemhal olmuş, deyim yerindeyse "vahdeti vücud"u gerçekleştirmiş varlıklar olmalıydık. Tam yekvücut olduk, 'birleştik' derken, ilhak etmemiz gereken daha ne kadar da çok nesnellik olduğunu, bu çağda gördük. AB-Türkiye arasındaki önlenemez 'birleşme' eğilimi, gerçekten kelimenin tam anlamıyla bir Hegelci açmaz üzerine kuruluydu: Genişledikçe ('birleştikçe'), yeni nesnelliklere ihtiyaç duyarız. Ne de olsa yaşam, afakî diyarlarda öteki parçamızı sonsuza kadar arama işidir. O halde birleşme arzumuzu sadakatle izlememiz gerekmez miydi? Bu saiklerle başladı AB ile aşk-nefret ilişkimiz. En uzaktaki cüz'ümüz ile birleşmenin bu dayanılmaz erotizmi, tam da bu nedenlerle bir başka erotik düşü tahrik etti: 2003 yılında, sol ve sağın iflah olmaz iki kutbu arasında, akıl almaz bir aleni 'birleşme' meydana geldi. İki öznellik arasında ("milliyetçiler" ile "solcular") gerçekleşen Kızıl Elma birleşmesinin tarafları, bunun bir 'ittifak' mı yoksa birleşme mi olduğu konusunda kesin fikirlere sahipti: "Bu, bir ittifak kesinlikle değildir. Biz kendimizi bir ittifakın tarafı olarak görmüyoruz. Biz, tüm Türk milletini 'birleştirecek' ortak bir fikir akımı yaratıyoruz" diyordu bu birleşmenin yayın organı Türksolu gazetesi. Bununla birlikte 21. yüzyılda, yani milli seciyemizin kemale erdiği zamanlarda, birleşmeye dair erotik ataletimiz, anonim fantezilere dönüşerek sokaklarda, duvarlarda güncelleşti: 'DTO: Dünya Türk Olsun'. Tüm arzular gibi bize gaipten ve emir kipiyle hitap ederek benliğimizi eşeleyen bu müellifi belirsiz slogan, bir zamanlar 'ittihad-ı Etrâk' (Türklerin birliği) ile ifade olunan Pantürkizmin veya Turancılığın birleşme arzusundan mülhem orji fantezisini açığa vuran bir sürç-i lisan değilse nedir? Böylece, bir zamanlar heterodoks İslam'ın merkezde değil, maduniyette birleşmeye yönelik vahdet-i vücutçu davetini (ne olursan ol, gel!), 'herkesin alenen birleşebileceği merkezî mekân olarak Türklük' hayaline dönüştürmeyi başaran totemik anlam dünyasında ikamet etmeye başladık. Bugün "Tevhid-i Etrak", yani Türklerin 'birleştirilmesi' fikri gerçekleşmemiş bir kavuşma arzusu olarak, bu imgelem içerisinde kendi kendini teksir ediyor. Her arzu gibi, bu birleşme arzusu da melankolik bir arayışla, tamamlanmamış ontolojik bir kategori olarak karşımızda duran 'Türk benliği'ni bütünleyecek afakî parçayı her yerde, durmaksızın arıyor.
Birleşme ve ana rahmine dönüş
Tüm bunlardan sonra, Türkiye'de kurumsallaşmış siyasetin geçen yüzyılın başlarından beri hiç değişmeyen belli başlı tarafları olduğunu ve bu tarafların her yeni durum karşısında sığındıkları bir ezber dünyası olduğunu söylemek, bir tekrardan öteye geçer mi bilmem. Bugün itibarıyla içerisinde bulunduğumuz tabloda, askerî ve sivil siyaset aktörlerinin olduğu kadar, artık kemikleşmiş sivil sağduyumuzun da, son muhtıra sürecinden hiç zorlanmadan sıyrılmasının ardında, bu ezber dünyası var. Herkesin kendisini güvende hissettiği bu otantik ezber dünyasına, en zor anlarımızda 'rücû ederiz'. Orası, ideolojilerimizin ve kimliklerimizin anavatanıdır. Orası, herkesin geri dönmek isteyeceği ana rahmidir. 27 Nisan 2007 muhtırasıyla birlikte ortaya çıkan travmatik atmosferde ANAP ve DYP ana rahmine dönerek 'Demokrat Parti' adını alma yolunda kâh yürüdü, kâh koştu, kâh tökezledi. Aynı şekilde, DSP de bir zamanlar sancılarla canını yakarak dünyaya geldiği anasının rahmine (CHP) geri dönmeyi ne kadar da arzuluyordu!
Freud, bizi sosyal varlıklar yapan yönümüzün, doğuştan gelen bir kayıp hissi, bir tür melankoli olduğunu öne sürerek önemli bir keşif yapmıştı. Tüm fırtınalar, bizi yaşamın içine çeken tüm feveranlar, bu melankolik hisle dış dünyaya yönelirken içerisinden geçtiğimiz psişik alanda olup biter. En narsist duygularla kendi benliğimize yaptığımız ruhsal yatırımlar kadar, hiddet, sevgi ve nefret gibi nesne yatırımları da bu melankolik arayışımızın sonucu olarak ortaya çıkar. 'Öteki'lere ilişkin erotik yatırımlarımızı yöneten de, bu melankoli hissidir. Bu nedenle, siyaseti ateşli bir erotik arayış olarak kurgulayan, onu bir monolog olmaktan uzaklaştıran temel dinamiğin, bu kayıp hissi olduğunu söylemekte de bir sakınca yoktur. Freud'un bizzat deneyimlediği 'Nazizmin arındırma politikasını' hesaba katarak diyebiliriz ki Freud'un kafasından geçenlerin büyük kısmı, siyasetin bu 'dialojik' doğasını anlamaya yönelikti. Melankolik hisler eşliğinde kayıp nesnesini arayan insanın, sadece gündelik-sıradan yaşamın değil, kesintisiz tarihsel bir süreç olarak siyasetin de öznesi olduğunu iddia etmek ve nihayette 'ana rahmine dönme' isteğinin siyasetin de final fantezisini oluşturduğunu söylemek için, Freud'un aklı değil, ömrü yetmedi. Bu final fantezi etrafında kurumsallaşmış olan siyaset alanı hakkında fikir sahibi olmak için, siyasal öznelliklerin eninde sonunda geri dönerek sığınmak isteyecekleri, kendilerini başkalarından ayırt edip böylece siyaseti mümkün kıldıkları 'otantik kökenler' varsayımlarına bakmalıyız.

COŞKUN TAŞTAN: Arş. gör., ODTÜ