Top artık dikdörtgen

Roma Olimpiyat Stadı'nı dolduran 82 bin kişilik taraftar topluluğu ünlü futbolcuları Totti'nin adını haykırıyor.
Haber: AKİF ULAŞ BİLGİÇ / Arşivi

Roma Olimpiyat Stadı'nı dolduran 82 bin kişilik taraftar topluluğu ünlü futbolcuları Totti'nin adını haykırıyor. Yıldızlarından kendilerine bir galibiyet armağan etmesini bekliyorlar. Öte yandan ben İstanbul'daki evimde televizyonun karşısına kurulmuş, keyifle maçın başlamasını bekliyorum. Stadyumun havasını adeta soluyor, taraftarların tezahüratlarını duyarak heyecanlanıyorum. Evdeki sihirli kutu sayesinde her hafta beş farklı ülkeden onun üzerinde maçı seyredebiliyorum.
Televizyon sayesinde, bütçeniz de elveriyorsa, dünyanın herhangi bir yerinde 22 adamın bir topun peşinden koşuşturmasını izleyebilirsiniz. Özellikle, küreselleşme süreciyle daha da hızlanan futbolun televizyonlaşması, futbolu bir spor dalı olmaktan çıkarıp kâr-zarar hesaplarının yapıldığı, soğuk şirket mantığının oyunun ruhuna üstün geldiği bir 'endüstri' haline getirdi.
Oysa televizyonun futbolun başat unsurlarından biri haline gelmesi çok yeni. Futbolcular televizyonda ilk göründüklerinde, yıl 1938'di. BBC İngiltere Federasyon Kupası'nı yayınlamıştı. Ancak futbolun televizyonlaştırılması 1950'li ve 60'lı yıllarda hızlandı. 1956 yılında İtalyan televizyonu RAI, Serie A maçlarını yayınlamaya başladı. Bundan sadece iki yıl sonra Dünya Kupası dünya çapında yayınlandı. 1960'ta yayınlanan Avrupa Kupası finalinin televizyon yayın hakları için belirlenen rakam sadece 8 bin sterlindi.
Televizyonların futbola ardına kadar açılmasını sağlayan en önemli gelişme uydu yayıncılığının başlaması oldu. 1970 Meksika Dünya Kupası uydu üzerinden Avrupa'ya gönderildi ve aynı yıl İspanya ligi canlı olarak yayınlanmaya başladı. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra, 1992'de, İngiltere geleneksel lig formatını değiştirdi ve Premier Ligi kurdu. Ligin yayın hakları 300 milyon sterline BSkyB şirketine satıldı. Bu dönemin en önemli özelliği şifreli yayınların başlamasıydı. Artık taraftarlar takımlarını izleyebilmek için dekoder almak zorundaydılar. Üstelik Avrupa'nın başat ligleri bütün dünyaya pazarlanmaya başlamıştı. Bu, liglerin yayın haklarının fiyatını daha da artırdı. Örneğin 2000'de yapılan anlaşmayla İngiliz Premier Ligi'nin yayın hakkı 1,65 milyar sterlin karşılığında BSkyB'nin oldu. 8 binden 1,65 milyara!..
Bütün bu gelişmelerin, hem futbolu icra edenler hem de izleyenler üzerinde büyük etkileri oldu. Öncelikle icracıların, yani futbol kulüplerinin toplam gelirleri içinde televizyon yayınları ve ona bağlı reklam ve sponsorluk gelirleri ilk sıraya yükseldi. Bu, kulüplerin yayın haklarını satın alan şirkete bağımlılığını artırdı. Kulüpler, eskiden gelirler tablosunda ilk sırada yer alan taraftarlarından bağımsızlaşarak, aslında kendilerini var eden topluluğa yabancılaşmaya başladılar. Artık sponsorların ya da naklen yayın şirketinin istekleri taraftarların isteklerinden daha önemliydi. Örneğin 1994 Dünya Kupası, sırf Avrupa'da uygun saatlerde izlenebilsin diye öğlen sıcağında oynatıldı. Futbolcuların sağlığı, performansı, güzel futbol gibi kriterler tamamen gözardı edildi. Aynı şekilde, 1998 Dünya Kupası'nda final maçına çıkan Brezilya milli takımının sponsoru Nike, maçtan bir gün önce hasta olan Ronaldo'nun sahaya çıkmasını istedi ve maçı izleyenler o gün Ronaldo'nun hayaletini sahada gördüler.
Değişen taraftar
İkinci önemli etki ise taraftarlar üzerinde oldu. Öncelikle taraftarın profili değiştirildi. Eskiden alt gelir grubunun (daha açık söylemek gerekirse işçi sınıfının sporu olan) futbol, artık toplumdaki bütün gelir gruplarının izlediği bir eğlencelik haline getirildi. Futbol üzerinden kazanılan paranın artması için toplumun bütün kesimlerinin bu şova dahil edilmesi gerekiyordu. Şova dahil olan kitlenin ise taraftarlıkla ilgisi yoktu, dolayısıyla taraftarlar da bu yeni futbolda "yük" olmaya başladılar. Futbol kulüpleri artık borsaya "kote" olabildiğinden ve alınıp satılabildiklerinden, o kulübe fazla derecede bağlı bir topluluğun var olması istenmiyordu. Çünkü bu topluluk, kulübün satılmasına karşı çıkıp gösteriler düzenleyebiliyordu.
Sonuç olarak, televizyon, bugün yıllık cirosu yaklaşık 200 milyar dolara dayanan futbolun endüstrileşmesini sağlayan ve bu endüstrinin kendini yeniden üretmesini sağlayan en önemli araç konumunda. Eskiden yerel olan kulüpler, TV yayınları sayesinde globalleşip dünyanın her tarafında izleyicisi olan küresel kulüpler haline dönüştüler. En fazla reytingi bu küresel kulüpler ve onların aralarında yapacakları karşılaşmalar getireceğine göre, futbolun ruhu, tahmin edilemezliği, oyunun güzelliği gibi yaklaşımlar "romantik" ve"gerçeklikten uzak" olarak tanımlanmaya başladı. Zaten futbol endüstrileştikten sonra bütün dünya liglerinde şampiyon olan takım sayısı azaldı ve ligler aynı kulüplerin aralarında çekiştikleri, diğerlerinin figüran rolünü üstlendiği birer Hollywood filmine dönüştü. Futbolun belki de en cazip yanı olan bilinemezliği, sürprizlere açık oluşu gibi özellikleri artık tarihe karışmaya başladı. Bir diğer deyişle günümüz futbolunda sürprizlere yer kalmadı. Top artık dikdörtgen oldu.