Tophane olayı

Tophane olayı
Tophane olayı

Tophane deki saldırıdan sonra Kültür Bakanı Ertuğrul Günay mahalleliye çikolata dağıttı ama...

Tophane'de yaşanan olay bir sınıf farkından ve ondan kaynaklanan kültür farkından doğdu; din saldırısıyla hiçbir ilgisi yok
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Sanat galerisinden (muhtemelen) sigara içmek için kaldırıma çıkmış davetlilere mahalleden bazıları saldırdı. Kimilerinin başına dikiş atılmış. Orada değildim, ülkede bile değildim. Fakat olmam da gerekmiyor çünkü mesele fazlasıyla net. Üç başlıkta tahlil edelim. 

Yapanlar ceza görmeli
Olayın cinsi önemli değil; her türlü zorbalık (bu arada, tabii ki yumurta atmalar) için konuşuyorum. Şiddet kullanmayan insanlara karşı şiddet kullananların derhal cezalandırılması şarttır. Neden şarttır, çünkü devlet denilen meret esas iki şey için vardır: 1) Şiddeti engellemek, 2) Eğer o anda engelleyememişse, hem şiddete uğrayanın hakkını teslim etmek hem de ileride ortaya çıkabilecek olayları caydırmak için cezalandırmak. Zaten ne derler, “En rezil terör devlet terörüdür, çünkü sığınılacak devlet yoktur”.
Neden şarttır, çünkü olaydan bir adet daha zuhur etmesi halinde hükümetteki AKP ’nin yandığının resmidir. Oysa bakıyorum, AKP bu olayı geçiştirmekle yetindi. Tekrar söyleyeyim, bu iktidar bir ikincisini kaldıramaz; perişan olur, Türkiye ’yi de eder. 

Sınıf meselesi
İnternet ve medyada olay, Sivas Madımak’a benzetildi. Acınacak bir ezber. Kafalardaki Kemalist şablona “uysa da kodum, uymasa da” diye sokmaya çalışmanın dik âlâsı. Yaşanan olay bir sınıf farkından ve ondan kaynaklanan kültür farkından doğdu; din saldırısıyla hiçbir ilgisi yok. Zaten saldıranlar da içki içtiklerini söylüyor: “Ben de içerim ama gider en tenha yerde”. Şu cümleye özel dikkat: “Burada herkes içkisini içer, başka şeyini de [“kuru” içmeyi, yani esrarı kastediyor]. Ama hiç kimse gidip sokak ortasında bir elinde sigara, bir elinde kadehle içmesin” (Radikal, 23.09.10).
“Bir elde sigara bir elde kadeh”. Hatta, aynı elde sigara ve kadeh. Hatta, “modern” kadının, kolunu yukarı kaldırıp ve dirsekten biraz geriye kırarak bayrak taşır gibi içmesi. Bu, Tophaneli için tam bir üst sınıf simgesi. Onun “tilt” olduğu tam böyle bir şey. Belki kaldırımdakilerden hiçbiri böyle yapmamıştır, ama yansıttıkları simge budur.
Bitmedi maalesef; bu iş epey katmerli. Bu sınıf olgusuna bir de tabaka olgusu ekleniyor. “Kaldırıma taşıp içki içenler”in bizzat yapmadıkları, ama hasbelkader mensup oldukları tabakanın devlet aracılığıyla “halk”a yaptıklarını da bilançoya katmak lazım. Şunu kastediyorum:
Devlet, Tophaneli gibi insanlara, onun galericilere yaptığı gibi sopayla girişmiyor ama, daha berbat girişiyor. Mesela başı kapalı binlerce kızın üniversitede okumasını engelliyor. Başı kapalı annenin, çocuğunun mezuniyet törenini tribünden izlemesini yasaklıyor. Tesettür mayosuyla Alaçatı’da denize giren kadın, bir “Cumhuriyet kadını”nın “Örümcekler, utanmıyor musunuz denizi kirletmeye!” hakaretine maruz kalıyor (Milliyet, 25.09.10). Bunun adı “örtülü terör”dür; ister kabul edin ister etmeyin. Ederseniz çabuk anlarsınız, etmezsiniz geç; o kadar. Galeride içki içenler bunun da kefaretini ödüyorlar, çaresiz.
Yukarıda “bizzat yapmadıkları” dedim, biraz açayım: Galeridekilerin bu 1930’larda kalmış gerici bürokrat zihniyeti hiç desteklemiyor olması maalesef Tophaneli için fazla bir şey ifade etmez. O kadarını Tophaneli düşün(e)mez. Çünkü “halk”ın kültürü “görsel”dir. Onun anlaması, götürüldüğü lokantanın kaçıncı sınıf olduğunu ufacık çocuğun şipşak algılaması gibidir: Giysiler, davranışlar, sınıfsal görgü kuralları dizgesi. Simgeler dünyası. İkisi de Tophaneli için netice itibarıyla “bey takımı”dır. Hemen, bu küçük burjuva okumuşları ile Kemalist bürokrasiyi kafasında özdeşleştirir ve fırsatını bulunca kültürünün temel davranışına girişir: Sopa. Evinde ve okulda sopayla büyümüştür; başka “terbiye” bilmemektedir, üstelik yukarıda da söyledim, Kemalist devlet de “örtülü” sopa atmaktadır devamlı. Monkey see, monkey do.

Aslında, kardeş sayılırlar!
Tophane olayına bir açıdan bakarsanız, patlama kaçınılmazdır: Küreselleşme dediğimiz 3. Batı Yayılması (bkz. soldaki  tablo) saldırıya uğrayanları yaratmıştır ve onları gün geçtikçe daha da nemâlandırmaktadır. Buna karşılık aynı kaçınılmaz yayılma, saldırganın “yaşam alanı”nı gün geçtikçe daraltmaktadır. Birincinin şanssızlığı ikincinin de zorbalığı, küreselleşmenin yarattığı bu zıt etkilerin sonucudur. Saldırganın, kendini saldırgan değil “mazlum” saymasındandır.
Olaya başka bir açıdan bakarsanız, bu iki karşıt grup kardeştir: İkisinin de kaderi dış faktörün elindedir; ikisinin de yaratıcısı 3. Batı Yayılması’dır. Dahasını da söyleyeyim; saldırıya uğrayanların bir kısmı (veya ana-babaları), 2. Batı Yayılması tarafından yaratılmıştır ve 1930’larda kalıvererek muhafazakârlaştıkları için şimdi 3. Batı Yayılması tarafından tasfiye edilmektedir. Aynen Tophanelilerin edildiği gibi. Biraz şifreli gibi oldu ama yerim bitti; düşünmek için malzeme sayınız. Ayrıca, benim sitede (www.baskinoran.com) bunlarla ilgili epey yazı var. Ah, keşke birileri kalkıp da bunları Tophanelilere anlatabilse, bunlar anlatılabilir şeyler olsa...
Not: Ben bu yazıyı masa başında yazdım. Enis Tayman’ın Bianet’teki yerel izlenimlerini de okumanızı tavsiye ederim. Kendisini ilk defa duydum ama, pek esaslı bir kalem.