Toplumsal belleğin yitişi

Hrant Dink'in katledilişinden sonra resmi ideolojinin eksenini oluşturan milliyetçi söylemin de gittikçe derinleşen bir kriz içine girdiği görülüyor. Bu krizin niteliğine biraz sonra kısaca değinmeye çalışacağım, ancak katliamın açığa çıkardığı bir başka...
Haber: ALİ MURAT İRAT / Arşivi

Hrant Dink'in katledilişinden sonra resmi ideolojinin eksenini oluşturan milliyetçi söylemin de gittikçe derinleşen bir kriz içine girdiği görülüyor. Bu krizin niteliğine biraz sonra kısaca değinmeye çalışacağım, ancak katliamın açığa çıkardığı bir başka krizi de burada anmak gerekiyor: 1980 öncesinde "devlet" eksenli sağ-milliyetçiliğe karşı konum alan kimi kesimlerin belirgin bir kırılma yaşayarak, bu yapının içinde erimeye başladıkları görülüyor, ki bu ilk söylenilenden daha önemli bir krizin de işaretidir. Türkiye'de devleti ve antiemperyalizmi kendilerine ana eksen olarak belirleyen, sırasıyla, sağ ve sol milliyetçiliğin sınırlarının giderek eridiğini, sol milliyetçiliğin, bünyesinde taşıdığı "devrim" nosyonunu yitirdiğini ve gittikçe devlet eksenini bile kaybeden ve gündelikleşen sağ-milliyetçilikle birleşme eğilimi gösterdiğini izliyoruz. Elbette "aynılaşmanın" işaretleri son 10 yıldır veriliyordu. PKK tehdidinin askeri bir sorun olarak en aza indirgenmesine karşın, giderek siyasallaşan bir Kürt sorunuyla karşılaşmak, büyük bir iç göçün sonucu olan sosyoekonomik durumu görmezden gelmek ama yine de "AB yasalarını" her kötülüğün kayıtsız şartsız tek anası olarak göstermek bu milliyetçiliği günden güne besledi. Dolayısıyla AB'ye karşı alınacak en ufak tavrın bile "en milliyetçi" olmakla özdeş olduğu bir iklimde, iklim yaratıcılarının söylemleri bu sağ-sol milliyetçi ayrılığının artık anlamsızlaşmaya başladığını da gösteriyordu.
Bu tarz bir milliyetçiliğin kurtarıcı olarak kitlelere sunulması, yaşanılan krizle birlikte kitlelerin devletten ve yasal olanaklardan beklentilerini de azalttı ve onların daha popüler ve gündelik bir milliyetçilik anlayışına kaymasına neden oldu. O nedenle Hrant Dink'in katilleri için artık "milliyetçi partiler" yeterli gelmiyor. MHP'ye karşı konumumuz ne olursa olsun bu gibi partilerin politik bir "akılla" siyaset yaptıklarını kabul etmek durumundayız. Buna karşın kendisine iş imkanı yaratılmamış, yaşadıklarıyla gördükleri arasındaki uçurumun derinleştiği, popüler milliyetçi söylemin ileri sürdüğü kuru ve kof milliyetçi edebiyata sarılmaktan başka bir çıkar yol göremeyen bir neslin ise daha da marjinalleştiğini ve marjinalleşirken her geçen gün "aklını" daha fazla kaybederek hızla krize sürüklendiğini görüyoruz. Yaygınlaşan milliyetçilik, akıldan yoksun ve şiddeti asıl araç edinmiş olan milliyetçi bir tavırdır. Kısacası yaygın, gündelik ve faşizan bir milliyetçiliktir. Ve varolan milliyetçi partilerin yaygınlaşan bu yeni tip miliyetçiliğe yaklaşımlarının, toplum açısından pek sağlıklı olmadığı görülüyor. Tıpkı 1980 öncesinde olduğu gibi, bu yapıların bazı milliyetçi partiler ve yapılar tarafından paramiliter depolar olarak yedeklendiği izlenimi uyanıyor.
Alevilerin konumu
Tam da bu noktada, Alevilerin de sözü edilen milliyetçi yükselişe karşı nasıl konumlanmaları gerektiği tartışılır hale geldi. Alevilerin milliyetçilerle olan ilişkilerinin tarihsel olarak iki dönemde netleştiği ve keskinleştiğini görüyoruz. Bunlardan ilki Jön Türklerin Ermeni tehciri öncesinde Ermeni ve Kızılbaş topluluklara yönelik tavrının olgunlaşmaya başladığı dönemdir. Jön Türkler'in Ermenileri bir tehdit olarak algılamaya başladığı dönemde bölgeye gönderdiği raportörler aracılığıyla da Kızılbaşlar'a (hem de Kürt veya Zaza olan Kızılbaşlar'a) "Asıl Türk" ya da "öz Müslümanlar" şeklinde ifadelerle yaklaştıkları ve onları devletin resmi söylemine dahil etmeye çalıştıkları biliniyor. Örneğin bugün Alevilerin aslında Şaman geleneklerinin kalıntılarını taşıdığını ileri süren bir hipotez de, o dönemdeki çabalar sonucunda oluşturuldu. Devlet söz konusu dönemde hissettiği bir tehdide karşı, bu "Rafızi" ve "Türk olmayan" unsurları Türklük ve Müslümanlık halkasına kısa bir süre için dahil etti, ancak tehdit ortadan kaldırıldığında bu unsurlar eski konumlarına geri itildi.
Yaklaşık bir asır sonra, Aleviler 1990'lı yıllarda tekrar gündeme taşındılar. Bu defa tehdit yine "Doğu" kaynaklıydı ve yükselen Kürt milliyetçi söyleminin Alevi bölgelerinde etkili olma ihtimali yüksekti. Bu bölgedeki Aleviler köylerine zorunlu cami yapılması gibi çeşitli baskılara maruz kalsalar da Alevilikleri bağlamında geçmişlerine nazaran görece huzurlu bir durumdaydılar. Ancak PKK'nın Alevilere yönelik söyleminin onların mobilizasyonuna neden olacağı endişesi bir asır önce gündeme getirilen söylemlerin, güne uyarlanarak yeniden üretilmesine neden oldu. Aleviler PKK tehdidine karşı "asıl Türkler" ve aynı dönemde yükselişe geçen "şeriat tehdidine" karşı da seküler anlayışlarından dolayı "İslam'ın özü" olarak tanıtılmaya başlandı. Ancak Sivas katliamı ve Gazi olayları işte tam da bu söylemlerin ortasında yaşanacaktı.
Milliyetçilerle temas
1990'lara dikkatle bakılacak olunursa Alevi örgütlerinin tam anlamıyla mantar gibi bittiğini ve bunların bazılarının çeşitli devlet kurumlarıyla da yakın temasta olduğu görülecektir. Bu dönemde üretilen "asıl Türk" söylemi ise hiç kuşkusuz Kürt sorununun çözümsüzlük günlerinde önemli bir koz olarak yedekte tutuldu. Ancak görünen o ki bu söylem meyvelerini vermeye başladı. Aleviler bazı bölgelerde milliyetçi yapılarla temasını artırdı. Bu bile, Alevilerin toplumsal belleklerinin zayıflatıldığını ve milliyetçi paramiliter örgütler tarafından yakın dönemde maruz bırakıldıkları "şiddeti" unuttuklarını gösteriyor. Konumuz açısından kritik soru, Alevilerin böylesine bir konjonktürde yükselen milliyetçilikle nasıl bir ilişki içerisine girmesi gerektiğine ilişkin olmalıdır. Öncelikle, her bir Alevi birey, Alevi olduğu için değil ama insan olduğu için şiddete eğilimli, şiddetin önünü açan faşizan milliyetçi söyleme ve onu üreten ekonomi politiğe, yani kapitalist tahakküme karşı durmak zorundadır. İkincisi, bir inanç sahibi olarak inancına sahip çıkması ve inancının gerektirdiği ibadet alanlarının, öğretim alanlarının kendisine tahsis edilmesini devletten talep etmesi ve bu konuda ısrarcı olması gerekiyor. Tam da bu nokta, milliyetçilerin Aleviler konusunda ne kadar samimi olduğunun da göstergesidir. Bugüne kadar hiçbir milliyetçi parti, yükselen tehdit zamanları da dahil olmak üzere, örneğin ne cemevlerini meşru ibadet alanı olarak gördüklerini beyan ettiler ne de Aleviliğin Sünnilikten ayrı bir inanç olduğunu vurguladılar. Dolayısıyla "özgürleştirme kaygısı" olmayan hiçbir siyasi duruşun Aleviler ya da herhangi başka bir etnik ya da dinsel grupla ilişkisinin samimi olamayacağını hatırlatmak gerekiyor. Aleviler bu bağlamda toplumsal belleklerini tazelemek ve çektikleri sıkıntıların kaynağını doğru tespit etmek durumundalar. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu unsurlarından olduklarını defalarca vurguladıkları halde Türkiye'deki azınlıkların elde ettikleri meşru ibadet alanlarında ibadet edebilme hakkına bile sahip olmadıklarını görmek durumundadırlar.

ALİ MURAT İRAT: Dr., Ankara Üni.