Toplumsal düzen ve adalet

25.12.2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin "Yoksulluk Suça İtiyor" başlıklı haberinde, "... Polis Akademisi Öğretim Görevlisi Tuğrul Özşengül ise eğitimsiz ve düşük gelir grubuna ait çocukların suça yöneldiklerini emniyet verileriyle ortaya koydu.
Haber: KEMAL ŞAHİN / Arşivi

25.12.2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin "Yoksulluk Suça İtiyor" başlıklı haberinde, "... Polis Akademisi Öğretim Görevlisi Tuğrul Özşengül ise eğitimsiz ve düşük gelir grubuna ait çocukların suça yöneldiklerini emniyet verileriyle ortaya koydu. 15-18 yaş arası 44,551 mahkum olduğunu belirten Özşengül, çocuk ve gençlerde suç oranı ve madde bağımlılığına ilişkin şu rakamları verdi: Bu çocukların yüzde 60'ı hırsızlıktan, yüzde 30'u şiddet içerikli suçlardan mahkum. Yüzde 97'si yaptığı fiilin suç olduğunu biliyor. Yüzde 10'u aynı suçu tekrar işliyor. Yüzde 15'inin kardeşi de sabıkalı. Yüzde 51'i okula gitmiyor. Yüzde 13'ü hayatında hiç okula gitmemiş. Yüzde 34'ü uyuşturucuyu denemiş, yüzde 15'i parçalanmış ailelerin çocukları. Yüzde 45'inin babasının işi yok. Yüzde 100'ü okulda başarısız, yüzde 95'i düşük gelir grubundan. Yüzde 100'ü mafyaya sempati duyuyor. Yüzde 68'i düzenli olarak çakı, bıçak gibi aletler taşıyor" deniliyordu. Birer realite olan bu veriler orta zekadaki bir insanın zihninde ilk anda suç, yoksulluk, eğitimsizlik gibi kavramları çağrıştırabilir ve bu kavramların üzerinde zihinler yoğunlaşabilir. Ancak bu çağrışımın ötesinde, çok önemli bir şey daha kendisini dayatıyor. O da şudur: Açlık sınırında ve temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, sosyal devletten nasibini alamayan ve kentlerin belli yoksul kesimlerinde yoğunlaşan insanların bilinçli bir şekilde hırsızlık, kapkaç ve gasp gibi salt mülkiyete yönelik suç işlemeleridir.
Polisin üç aylık teknik takibi sonucu sipariş üzerine hırsızlık yaptıkları suçlamasıyla gözaltına alınan, ancak mahkemece tutuksuz yargılanmalarına karar verilen, 33 şüphelinin Ankara Adliye Sarayı çıkışında kendilerini ele geçiren polis memurlarına "Hayvan çalıp adliye önünde keseceğiz" dediklerini kimi ulusal gazetelerde okuduk. Hırsızlık suçlarının şüphelilerinin bu söylemi "laf ola beri gele" türünden bir söylem midir? Kendileri hakkında takip ve araştırma yapan polis memurlarına ya da adalet mekanizmasına salt bir meydan okuma mıdır? Sürekli adaletsizlik üreten ülkemin toplumsal yapısı içerisinde fizyolojik, biyolojik ve psikolojik varlığını sağlıklı sürdürme ihtiyacını derinden hissedenlerin, toplumsal yapıya karşı itirazı ya da isyanıyla mı karşı karşıyayız? Ya da yoksul ve yoksun bırakılmış varlıksız sınıfın, zengin ve varlıklı sınıftan öç alma duygusu mudur? "Hayvan çalıp adliye önünde keseceğiz" söyleminin ve Özşengül'ün bilimsel verilerinin arka planında neler olduğu meselesi üzerinde kafa yormak gerekmez mi?
Toplumsal düzenin sorgulanması
Jacques Vergés 'Savunma Saldırıyor' isimli eserinin girişinde şöyle der: "Suçsuz bir toplum, gülsüz bir gül fidanı gibidir: Tasavvuru imkânsız. Çelişki varoluşunun tam koşuludur, suç da hayatın kendisine, değişmesi için çaktığı bir sinyal. Uruffe papazınınki gibi tek bir cinayet, kilise mensuplarının o zor bekâret sorununu, konsillerden önce ivedilikle ortaya attı, tıpkı Liége'deki ötenazi davasının tıp ilkelerinin, eşzamanlı bilim ve ticaret gelişimine ayak uydurmasını önerdiği gibi." Toplum, toplumsal ilişkiler ve çelişkiler var oldukça suçsuz bir toplum yaratma hayali beyhudedir. Çünkü suç insanla yaşıttır. Ama ortak maddi unsuru mülkiyet olan ya da mülkiyete yönelen ve giderek artış gösteren suçlar aslında ülkemdeki toplumsal hayata çok önemli bir sinyal veriyor: Gelir dağılımındaki büyük eşitsizliğin ortadan kaldırılması istemi ya da mülksüzlerin mülk sahiplerine karşı isyanı. Eğer sorumlular, alıcıları kapatma yoluna gitmez ve konusu mülkiyet olan hırsızlık, kapkaç, gasp gibi suçların topluma çaktığı bu sinyal doğru algılanabilirse, gelir dağılımındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılması, hiç olmazsa en aza indirilmesi ve mülksüzlerin de mülk sahibi olabilmelerinin koşullarını yaratma fikri uyanabilir ve bu doğrultuda da çözüm yolları aranabilir. Kaldı ki çözüm, sadece adalet sanatçılarından daha ağır cezalar talep etmede aranırsa, mülkiyete yönelen bu suçların önlenmesi bir yana, topluma çakılan sinyal ileride bir infilaka ve sosyal patlamaya dönüşebilir. Bu tehlike de gözardı edilmemelidir. Çünkü, tıpkı Britanya'da modern çağın ilk dönemlerinde, yönetici sınıf tarafından suç olarak nitelendirilen, oysa bu eylemleri yapanlar veya ait oldukları cemaatler tarafından utanılacak bir davranış gözüyle bile bakılmayan örneğin, yasaklanmış bölgede avlanmak, odun hırsızlığı, yiyecek ayaklanmaları ve kaçakçılık suçları gibi doğrudan egemen toplumsal düzene ve değerlerine bilinçli bir meydan okumayı temsil eden toplumsal suç kategorisiyle karşı karşıyayız.
Don Kişot'un çocukları
Bu sosyal patlamanın bir örneğini nedenleri biraz farklı olsa da, 2006 Ekim'inde Fransa yaşadı ve bizler sadece seyretmekle yetindik. Paris'in banliyösü olan Clichy Sous Bois'da, polis tarafından kovalanırken elektrik trafosunun içine gizlenen iki gencin elektrik çarpması sonucu yaşamını yitirmesiyle, tüm yaşamları boyunca adaletsizlik, eşitsizlik, yoksul bırakılma ve dışlanmayla karşılaşan ve ötekileştirilenlerin, Fransa'nın her yerinde binlerce aracı ve işyerini yaktığına ve hatta olayların can almaya kadar vardığına tanık olduk. Olayların sadece birer adli vaka olmadığına dikkat çeken Liberation gazetesinin "Devlet Sorgulanıyor" başlığı da aslında Fransa medyasının geç de olsa sinyali aldığının göstergesiydi. Olayların toplumsal yapıya karşı bir isyan olduğunu algılayan Les Enfants De Don Quichotte (Don Kişot'un Çocukları) isimli dernek, 2006 Aralık ayında Fransa toplumunu evsiz olan yoksullarla yani ötekileştirilenlerle dayanışmaya çağırdı ve birçok yerde çadırlar kurdu. "Evimin aşağısında kırılan bu insanları görmekten bıktım" diyerek ötekileştirilenlerin ya da yoksullaştırılanların yaşamı karşısında utanç duyan ve bir aydan bu yana sokaklarda gönüllü olarak yaşayan Augustin Legrand "Eğer onbinlerce kişi evsizlerle kalırsa bir şeyler değişebilir" diyerek toplumu da sorun karşısında sivil itaatsizliğe çağırıyordu. Bu bağlamda, ülkemdeki varlıklı ve zengin sınıfın da; salt mülkiyete yönelen ve giderek artış gösteren suçlara karşı tek çözümün, sayıları 250.000'i bulan "özel güvenlik" olmadığı, hatta bu gidişle her aileye bir "özel güvenlik" tahsisinin de çözüm olamayacağı ve ülkemdeki toplumsal yapının bu suçları hazırladığı, suçluların sadece birer araç olduğu gerçeğini kavramaları gerekiyor. Çünkü yaşamı sürdürmenin temel ihtiyaçlarını karşılayacak araçların (yiyecek, giyecek ve barınma) olmaması (mutlak yoksulluk), ya da insanların başkalarıyla karşılaştığında yoksun olduğu hissine kapılması (göreli yoksulluk), insanların mülkiyete yönelik suçlara yönelmesinin ana sebebi oluyor.
Adaletin sorgulanması
Anayasaya göre herkes mülkiyet hakkına sahiptir ve devlet bireyleri suçluluktan korumakla yükümlüdür. TCK'ya göre de "meşru savunma ve zorunluluk" hallerinde suçlular cezalandırılamaz. Her suçun bir yaptırımının olması temel ilkedir. Ancak, toplum adına karar veren yargı mekanizması da, her olayın öznelliğine göre, salt mülkiyete yönelik suçlarda suçluların Anayasaca kendilerine tanınan "mülkiyet hakkına" sahip olup olmadıkları, devletin bireyleri suçluluktan korumak için önlem alıp almadığı ve "meşru savunma ve zorunluluk hali"nin oluşup oluşmadığını kararlarında tartışmalıdır. Yani suçların sosyolojik boyutu artık hatırlanmalıdır. Eğer yargı mekanizması, suçların sosyolojik boyutunu gözardı etmeye devam eder ve suçluların başka kötülükler işlemesine karşı caydırıcı olma ya da toplumsal yarara başka nasıl sonuçlar doğurursa doğursun, yanlış davranışların cezasız kalmaması gerektiği düşüncesine bağlı olarak cezalandırılmasına inanan, salt cezalandırıcı adalet rolünü yerine getirmeye devam ederse, Jacques Vergés'nin " ...adalet, ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıfların emrindeki şu işlevini değiştirmez: Yasanın çiğnenişiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri bu sınıfların lehine çözmek" söylemini tartışmak ödevi, öncelikle yine yargı mekanizmasına düşer. Çünkü geçimlerini sağlayabilmek için ihtiyaç duydukları, kaynaklardan yoksun bırakılan mutlak ya da göreli yoksulluk/yoksunluk hallerini yaşayan bireylerin de, yargı mekanizmasının adına kararlar verdiği toplumun önemli bir parçası olduğu gözardı edilemez.

KEMAL ŞAHİN: Yargıç, Kazan Adliyesi