Toplumsal hafıza ve kader

Toplumsal hafıza ve kader
Toplumsal hafıza ve kader
İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi tarafından yayımlanan rapora göre 2012'de en az 867 işçi öldü. Raporda ölümlerin inşaat, tarım, maden ve enerji sektörlerinde yoğun olduğu ve birbirlerine benzer kazalar sonucu yaşandığı vurgulanıyor
Haber: HAKAN ALP* / Arşivi

Hafızasızlık geleceğe dair umutlarımızı, beklentilerimizi köreltir. Yaşadığımız her acının, ilahi takdir, kader olduğuna inanmamıza neden olur. Kadere de boyun eğmek salık verilir zaten. Kader öfkenin isyana dönüşmesini engeller, bilincimizi köreltir. Tepkimizin saman alevi olmaktan çıkıp haksızlıklara, zulme, adaletsizliğe karşı koskocaman bir yangına dönüşmesi gerekiyor.
Güçlünün algısı, kendini yücelten seslere açıktır. Razı olmuş kitleler içinden çıkan aykırı sesler ise öylesine cılızlaşır ki, ya marjinal yaftasını yer ya da suskunluk sarmalına mahkum olur. İktidarlar için kaderlerine karşı çıkanlar ise yaramaz çocuklardır. Güçlünün hafızasının neden böyle olduğu anlaşılır, peki ya sessiz çoğunluk? İşte onun nedeni biraz karmaşık.
Kitle iletişim araçları, toplumu öylesine bilgi bombardımanına tutar ki, sanki verilen her bilgi anında unutulmak için verilmiştir. Toplum, bilgi kirliliği içinde boğulur. Her haber kendinden öncekini unutturur ya da sonraki tarafından yok edilir. Basın aracılığıyla hafıza öylesine bir saldırıya maruz kalır ki, gerçek yaşamla sanal dünya arasında bağ tamamen kopar.

2012’de 867 işçi öldü

İşçiler, neo-liberal politikalara kurban edilmeye devam ediyor. İş cinayetlerinin en büyük sebebinin özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamaları olduğunu görüyoruz. Türkiye ’de iş kazalarının son 10 yıllık bilançosu bize, toplam 11,474 işçinin hayatını kaybettiğini ve 19,118 işçinin sakat kaldığını gösteriyor. Türkiye ölümlü iş kazalarının en fazla yaşandığı ülkeler sıralamasında Avrupa’da birinci, dünyada ise İLO verilerine göre El Salvador ve Cezayir’den sonra üçüncü sırada. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi tarafından yayınlanan rapora göre 2012 yılında en az 867 işçi hayatını kaybetti. Raporda ölümlerin inşaat, tarım, maden ve enerji sektörlerinde yoğun olduğu ve birbirlerine benzer kazalar sonucu yaşandığı vurgulanıyor.
İhmaller sonucu yaşanılan iş cinayetlerinin sayısı son yıllarda gözle görülür bir biçimde arttı. Rapora göre 2013 başından beri 230 işçi yaşanan iş kazalarında hayatlarını kaybetti. 2013 Nisan ayı istatistiğine göre 57 işçi iş kazaları sonucu öldü. Mayıs 2013’te ise iş kazaları sonucu yaşanan işçi ölümleri hızını kesmedi. HABAŞ demir-çelik fabrikası çelikhane bölümü çalışanı 24 yaşındaki Olgar Öner, kullandığı vincin halatının kopması sonucu başına düşen parça yüzünden hayatını kaybetti. Özel bir tavuk işletmesinde çalışan 16 yaşındaki işçi Bayram Yıldız yıkama kazanını temizlediği sırada dengesini kaybedip kazanın içine düşüp öldü. Kadıköy Fikirtepe Mahallesi’nde 4 katlı binanın giriş katında bulunan konfeksiyon atölyesinde çıkan yangın sonucu 59 yaşındaki Suat Ersoy adlı işçi hayatını kaybetti.
İşçi ölümlerinin istisna ya da münferit olaylar değil, her türlü önlem ve denetimden bağımsız sermayenin kar hırsının sonucu olduğu, açıkçası kader olmadığını, 9 ve 10 Mayıs 2013 tarihlerinde gerçekleşen 3 işçi ölümü gözler önüne serdi. Bursa’nın İnegöl ilçesinde toplu konut inşaatlarında çalışan Mikail Ç., Konya’da bir inşaatta çalışan 43 yaşındaki Hüseyin Şahbaz, Adana’da ise termik santral inşaatında çalışan Selçuk Yıldırımer (20), düşerek öldü. Nisan ve Mayıs aylarında yarıdan fazlası düşme nedenli olmak üzere 21 inşaat işçisi hayatını kaybetti.
Yine 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda Niğde’de hazır beton firmasında çalışan 25 yaşındaki Emre Değirmencioğlu iş makinası tekerleğinin altında kalıp ezilerek, kalıp ustası olarak çalışan Enes Erdoğan isimli işçi ise ikinci kattaki iskeleden dengesini kaybedip düşmesi sonucu hayatlarını kaybetti.
Cezasız kalan her iş cinayeti, yeni ölümlere kapı açıyor. Ölümlerin, daha doğrusu cinayetlerin, tekrar tekrar yaşanmamasının tek şartı, toplumsal duyarlılığın arttırılmasıdır. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları dernekler aracılığı ile toplumsal hafızanın diriliğinin korunması sağlanmalıdır.
İşçiyi haksızlık karşısında boyun eğmeğe zorlayan esnek, kuralsız, güvencesiz mekanizmalar ve özellikle taşeronlaşma, maden ocaklarını işçiler için bir mezarlığa çeviriyor. Örgütsüzlük ise bu mekanizmaları daha fazla iç karartıcı hale getiriyor. Yani emek piyasasında, sözleşmeli ya da taşeron uygulamaların ve sendikal anlamda işçi örgütlülüklerine uygulanan baskının arttığı, iş güvenliğinin yetersiz olduğu, en ufak bir hak talebinin bile karşılanmadığı bir piyasada işçi ölümlerinin önüne geçilemeyeceği apaçık ortadır. Alanlarıyla ilgili hiçbir teknik bilgiye ve uzmanlığa sahip olmayan taşeron firmalar, iş güvenliğiyle ilgili olarak gerekli önlemleri almıyor.

Upuzun bir liste

Türkiye’de 1983-2011 yılları arasında meydana gelen maden kazalarında 647 kişi öldü. 3 Mart 1992’de Zonguldak Kozlu’da meydana gelen grizu patlamasında 263 madenci yaşamını yitirmişti. Bir başka facia 17 Mayıs 2010’da Zonguldak Karadon’da yaşanmış, 30 maden işçisi ölmüştü.
Geçtiğimiz aylarda yine Zonguldak Kozlu’da maden ocağında meydana gelen göçükte 8 işçi yaşamlarını yitirmişti. Facianın yaşandığı Kozlu’daki maden işçileri, geçtiğimiz yıl, ücretlerini düzenli alamadıkları, çalışma koşullarının kötü olduğu, iş güvenliği önlemlerinin yetersiz olduğu, gaz maskelerinin bile olmadığını belirterek iki kere iş bırakmışlardı. Ayrıca işçiler mazeret izinlerinin verilmediği, rahatsızlıklarına rağmen doktora gitme taleplerinin kabul edilmediği, yedek kıyafet ve çizme verilmediğini belirterek, “Sonumuz Karadon’da ölen 30 işçi gibi olsun istemiyoruz” demişlerdi. Yani bir anlamda kaderlerine karşı gelmeye çalışmışlardı.

Bir gün hesap ödenecek

İhmaller sonucu yaşanılan iş cinayetlerinin sayısı son yıllarda gözle görülür bir biçimde arttı. Esenyurt’ta, Ankara ’da Ostim ve İvedik Organize Sanayi Bölgelerinde, Zeytinburnu Davutpaşa’da gerçekleşen iş kazalarında onlarca işçi yaşamlarını yitirdi. Liste uzayıp gidiyor aslında. Liste uzadıkça ne kadar çok acı yaşadığımız ve bir yandan da acılara ne kadar çabuk alıştığımız da ortaya çıkıyor. Toplumsal hafızanın zayıflığı, acıların öfkeye dönüşmesine engel oluyor. Siyasal iktidarların da başarısızlıklarını saklayabilme yetileri ile yaşanılan her acıdan sonra kadere atıf yapmaları paralel gidiyor.
Siyasal erkin en tepesi maden kazası için “Bu mesleğin kaderinde var” derse, bir başkası iş kazalarını, “işin doğası gereği ve normal” olarak tanımlayıp diğeri 30 maden işçisinin ardından “Güzel öldüler” açıklamalarını yaparsa, siyasal sorumsuzluk, ilahi adaletin tecellisi olarak açıklanmaya devam edecektir. Hesapsız bir tarih olmaz. Toplumsal hafıza bir gün o hesabı ödetecektir.
* İstanbul Üni., Gazetecilik, Doktora