Toprak üzerine

Toprak üzerine
Toprak üzerine
İnsanı kendine kurban ettiği için. Uğruna genç fidanlar öldüğü için. Kan ve kin koktuğu için. Toprağı sevmiyorum, en büyük kötülükleri, ihanetleri, kalleşlikleri barındırdığı için
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Kutsal kitaplara göre biz insanlar topraktan yaratılmışız. Dönüşümüz de toprağadır. Yani toprak ezelden beri evimizdi. Ebediyete kadar da evimiz olacak. Evler, içinde yaşayan insanların tüm hallerini muhafaza eder. Toprak ve sudan oluşan yeryüzü, gelmiş geçmiş insanoğlu ailesinin büyük ve kadim evidir. Kozmik bir kaza olmazsa, bu ev, gelecek nesillerin de barınağı olacaktır.
Ancak, duvarları ve çatısı olmayan, evimiz dediğimiz bu kara toprak, bazen çok ucuz bir meta iken, bazen çok kıymetli bir cevherdir. Öyle ya, toprağını kiloyla satan bir şahıs, fazla bir para kazanamaz. Ama zemin ve alan olarak kıymeti, bazen sadece bir metresi, en kıymetli mücevherden daha giranbahadır. Uğruna ordular çarpışır, kanlar dökülür, kurbanlar verilir. Ona sahip olmak için, üzerinde güvende oturmak için. Türk kültüründe toprağın azizliği, vatanın azizliği olarak, şu dizede ifadesini bulmuştur: “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır”. Toprak uğruna, hâlihazırda, ilan edilmiş bir savaş yokken bile, gençlerimiz ölüyor. Barış zamanlarında bile kurban isteyen bu kutsal nesne, kutsalların kutsalı olan insan ruhunu payı mal edince, “yeter artık” diyerek, şu satırları yazmayı gerekli gördüm. 

İnsan toprak için mi?
Türklerin toprağa nasıl baktığını, öz olarak resmeden yukardaki mısranın, bize verdiği mesaj, toprağın kolay elde edilmediği, elde etmek için, fedakârlığın en büyüğü olan, insanın, ya kendi canına veya ona rakip başka bir insanın canına kıyması gerektiğidir. Bu mısra bir gerçeği dile getirirken, acaba doğru bir değeri de ifade ediyor mu? Gerçekten, toprak insandan daha aziz midir? Üstünde insanın yaşamadığı bir kara parçası düşünün, insanın kullanamadığı bir arazi düşünün, ne kadar kıymeti olabilir? En kıymetli toprak, en pahalı arazi, insana en fazla yarar sağlayan toprak ve arazi değil mi? İnsan geçim için doğduğu yeri neden terk eder? Protagoras’ın dediği gibi, “her şeyin ölçütü insan” değil mi? İnsan olmazsa neyin ne kıymeti var? O zaman, toprak, insandan daha değerli olabilir mi? İnsan mı toprak içindir, yoksa toprak mı insan için?
Toprak için, toprak üstünde, tarih boyunca yapılan savaşları göz önünde bulundurursak, sanki insanlar toprak içinmiş gibi bir sonuç çıkıyor. Öyle ya, insanın yaşamasına elverişli bir kara parçası üzerinde, geçmişe doğru birkaç bin sene maziye indiğimizde, o toprağı elde etmek veya elde tutmak için, kim bilir nice ordular savaştı, şahıslar çarpıştı, kan ve ter döktü. Toprak eşildikçe hikâyesi uzar, uzadıkça da çeşitlenir. Bu hikâye, yalnızca mutlu anların hikâyesi değildir.
Toprak güce tabidir. Güçlü olan onu hak eder, üzerinde oturur. Elindeki öldürücü silahla, başkasına ait toprağa ayak basan bu namahrem yaratık, daha önce orda yuva kurmuş, ekmiş biçmiş, hemhal olmuş insanı, ya katleder ya da oradan sürer. Onu vatansız ve topraksız bırakır. O toprağa olan hizmeti, dostluğu, sevgisi onun orda kalmasına yetmez. Kaba kuvvet, tüm bu değerleri altüst eder. Kendisi için yaptığı, süslediği eve, bu kadir bilmez saldırgan yerleşir, ektiği tarlasına konar, suladığı ağacın meyvesini koparır. Bu davranışına büyük isimler verir: Kahramanlık, kan, cesaret, fedakârlık gibi. İşin tuhaf tarafı, toprak, bu kadim dostluk ve emeğe aldırmayıp, aldatan bir metres edasıyla, yeni sevgilisinin boynuna atlar. Toprakların efendisi, barbarların en kanlı olanıdır. 

Yalan dünya
Dünya yaşamının bu vefasız özelliğinden olmalıdır ki, “yalan dünya” sözü, gönlü kırık insanlar tarafından çok telaffuz edilir. Bu, söz “yalan toprak, vefasız vatan” gibi sözlerle özdeşleştirilebilir mi? Bu yalanın farkında olan inançlı insanlar, gerçek bir vatan için, vefalı bir toprak için, daha şimdiden hazırlık yapmıyorlar mı? Aşkın bir âlemde sahiden bir barınak, elden çıkmayan bir vatan için! İslam Peygamberi bu topraklardaki yaşam için, “İnanan insanın bu topraklardaki yaşamı, bir yolcunun yaşamıdır” der. Devamlı yolda olan birinin vatanı olur mu? Gerçek vatan, vefalı toprak, bir ütopya mı? İnançlı insan, neden bu dünyadan ve nimetlerinden yüz çevirir?
Sadece kuvvete itibar eden bir sevgili, ihanete en yakın olan sevgilidir. Kuvvete ram olan sevgili, âşıklarının hiçbirine sadık değildir. Kim kuvvetliyse ona gider. Daimi sahibi yoktur. Yine kutsal kitaba göre, yerin ve göğün asıl sahibi Tanrı’dır. Keşke ilahi hikmet gereği, bunu ta başta söylese de, zavallı kulları, sahip olamayacağı bir şey için, bu kadar boş yere çaba göstermeseler! Hem kullarıyla bu kadar dalga geçen Tanrı olur mu? Toprağın asıl sahibi Tanrı ise, kim, “bu toprak hep benim kalacak” diyebilir? Böyle bir şey derse, yalan söylemiş olmaz mı? Bu sözüne gerçekten inansa, daimi teyakkuzda olur mu? Aman kaçmasın diye şurasına burasına bekçi diker mi?
Sözlerimi gönlü kırık bir dünyalının şu feryadıyla bitirmek istiyorum: “Bir evde acılar ve felaketler yaşanmışsa, artık o evde kalmamak gerekir. O evi değiştirmek gerekir. Ben bu evden, bu topraktan gitmek istiyorum. Çünkü bu evi ve bu toprağı sevmiyorum. İnsanı kendine kurban ettiği için. Uğruna genç fidanlar öldüğü için. Kan ve kin koktuğu için. Toprağı sevmiyorum, en büyük kötülükleri, ihanetleri, kalleşlikleri barındırdığı için. Toprağı sevmiyorum, bana ihanet ettiği için. Bana verdikleri ile beni ölüme götürdüğü için. Henüz hiçbir nimet bağışlamamışken, gözlerini, dünyaya yeni açan masum yüzlerin, ışıldayan gözlerini doldurduğu için.” 

YASİN CEYLAN:  Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe