Topyekûn savaş krizi

Her yerden savaş naraları yükseliyor. Ne acıdır ki, emperyal bir Türkçülüğün son sığınağı haline gelen Kerkük'e gönlü kaymış olanları değil yalnızca, toplumun sokağa dair bütün kesimleri de seferber olup savaşa yazılmaya başladılar.
Haber: ORHANGAZİ ERTEKİN / Arşivi

Her yerden savaş naraları yükseliyor. Ne acıdır ki, emperyal bir Türkçülüğün son sığınağı haline gelen Kerkük'e gönlü kaymış olanları değil yalnızca, toplumun sokağa dair bütün kesimleri de seferber olup savaşa yazılmaya başladılar. Savaş naralarının toplumun geneline doğru bu yayılmasından ürkmemiz için sayısız işaret birbirini izliyor. Okullar, kahvehaneler, meydanlar ve bilumum kamusal mekânlar savaş heyecanını etrafına üfleyen gruplarla doluyor. Bu tür durumlarda ulusal seferberlik ruhunun asli taşıyıcıları olan öğretmenler ve din adamlarının yerini, "paşa" diye çağrılan emekli askerler aldı ve bu durum, çatışma eğilimlerinin daha yoğun biçimlerde askeri teknik bir dil edinmesine yol açıyor. "Paşa"lar haritaları açıp kurmay zekalarını parlatıyorlar. Öğretmenlerinin ateşli vaazlarını henüz dinlemiş heyecanlı liseliler gibi, toplum "batı cephesi"ne yeni ve yorgun çocukları taşımaya doymuyor. Ve dahası da var. Baskın, pusu, yol kesme vb. gibi "askeri ufkun" altında kalması gereken çatışma biçimleri geleneksel savaş biçimleriyle değiştiriliyor, alt askeri edebiyatımıza ekleniyor, ama daha önemlisi toplumsal, kültürel veya askeri her tür çatışma biçimleri arasındaki tarihsel farklar ortadan kaldırılıveriyor. Kısacası her şey doğrudan savaşın parçasına dönüşüyor, bütün bir toplumu blok olarak teslim alan bir savaş sarhoşluğu ile kavruluyoruz. İçine düşürüldüğümüz bu topyekûn savaş hali siyasi aklı mefluç bir hale getirdiği gibi aynı zamanda ve daha yoğun bir dehşete işaret edercesine "askeri aklı" da yerinden oynatıyor.
Susan aydınlar
Kuşkusuz ki kendi çaresizliğinde sürüklenen bir toplumun aktığı yönün tam karşıtı bir direnç geliştirmek çok akıllıca değil ve belki de herkes, neredeyse bütün aydınlar bu nedenle bugünlerde susmayı tercih ediyor. Yaşadığımız günlerin yakıcı alevlerinin bir nebze dinmesini bekliyorlar. Ve belki de susmanın da suç sayıldığı kalabalıkların gürültüsüyle sürüklenirken susuyoruz. Buna karşılık savaşı ve barışı, siyaseti ve askeri faaliyeti ve her şeyi yerli yerine yerleştirmeye çabalayan olgun bir siyasal dil, bugün yaşadığımız "Balkanlaşma süreci"nin içinden bakıldığında acil bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor. Bütün bir insani hayatımızı savaşın bir parçasına dönüştürmeye, kendi gürültüsünde sürüklemeye, giderek savaşı ordudan alıp mobilize bir ulusa ve halka tevdi etmeye ve dahası gündelik hayatımıza kadar dağılan yaygın ve yatay şiddet pratiklerini besleyen bu Balkanlaşma sürecinin gelişiminin ve tehlikelerinin gösterilmesi görevinin de devralınması gerekiyor. Ben bunun için savaş sürecine ilişkin bazı meselelere işaret ederek bazı tehlikeli gelişmeleri ortaya koymaya çalışacağım.
Topyekûn savaşa doğru
Terör eylemleri karşısında Türk askeri stratejisi daha çok coğrafi alanın denetlenmesi ve korunması esasına dayanıyor. Bu niteliğiyle coğrafyanın stratejik noktalarında karakollar kurulması ve bu karakolların yörüngelerinde çeşitli askeri faaliyetlerin geliştirilmesi yoluyla kendini yenileyebiliyor. Fakat kırlarda gayri nizami harbi geliştiremediği gibi şehirlerde de aşırı gelişmiş bir gayri nizami harp uyguladığına dair sayısız işaretler bulunuyor. Bu durum Türk askeri stratejisinin, kırlarda, "karargah" ve "liderlik" unsurlarından çok "karakol" ve "erbaş" unsurlarına dayanması sonucunu doğuruyor. Bu yaklaşım, askeri faaliyetin doğal olarak hantal ve zayıf olmasına yol açarken, aynı zamanda yatay bir askeri anlam taşıyan "karakol" ve "er" unsurları üzerine dayandığından geniş bir toplumsal destek alanını da beraberinde getiriyor. Çünkü bu unsurlar ulusal tabandan gelenlerce kısa aralıklarla yeniden yaratılıyor. Dolayısıyla terörle mücadelenin askeri açıdan zayıf ve hantal yönü, toplumsal tabanda bu mücadelenin geniş bir destek bulmasına da yol açıyor. Çünkü terörle mücadele "karakol" ve "er" esaslı olduğundan bu durum kayıpların da geniş bir toplumsal tabanda belirginleşmesine yol açıyor. Çünkü, bu strateji, mücadeleyi sürekli olarak, askeri alandan daha aşağılara, toplumsal tabana doğru yayan, orada üstlenen bir işlev görüyor.
Ordunun bu stratejisi, kendi silahlı isyan sürecini stratejik savunma-denge-saldırı aşamalarına bölen PKK için ilk aşamada kolay hedeflerle askeri bir sıçrama imkanı yarattı. Hatta 1988'lerden itibaren "stratejik denge" aşamasına geçtiği tespitini yapmaya başladı ve 1992'den sonra ise stratejik saldırı aşamasına eriştiğini düşünerek bazı şehirlerin kontrolünü ele geçirmek için saldırıya geçti ve feci bir yenilgiyle karşılaştı. Bunun üzerine bir yandan şehirlerde siyasal hedeflerini kaybetmiş kör terör eylemlerine doğru yaygın biçimde dağılma yolunu seçti, diğer yandan da Kuzey Irak'ta oluşan iktidar boşluğunda kendisine yeni bir karargah oluşturmaya çalışarak Türkiye'nin doğusundaki bölge ile Kuzey Irak'ı ortak bir askeri hakimiyet alanına dönüştürmeye çalıştı. PKK, Türkiye ve Kuzey Irak'ı ortak askeri hakimiyet alanına dönüştürürken, asıl hedefi her iki tarafı siyasal ve toplumsal olarak birleştirmek ve bütünleştirmekti. Bu nedenle de Türk ordusunun sınır ötesi harekât düzenlemesini en başından itibaren hep istedi ve bugün de bu hedef doğrultusunda yeni sınır ötesi harekâtları zorluyor. Bu yolla Kuzey Irak'taki toplumun Türkiye karşıtı bir siyasal eğitimin içine taşınması gerçekleştirilmiş oluyor ve kendi hedefi olan, sınırın her iki tarafındaki halkın ortak bir toplumsal ve tarihsel kadere bağlanması sağlanıyor. Çok kısaca, PKK'nın hedefi, kendi deyimiyle "kuzey ve güney Kürdistan"ın birleştirilmesi ve askeri, toplumsal, kültürel ve siyasal olarak tek bir coğrafyaya dönüştürülmesidir. Sınır ötesi harekâtlarını da bu nedenle 1992'den beri sürekli olarak kendi lehine bir durum olarak gördü, acı sonuçlarına ise aldırış etmedi. Fakat, en nihayetinde, bu stratejiler yoluyla çatışmalar giderek tabana doğru yayılıyor, savaş mobilize hale getirilmiş ulus veya halka tevdi ediliyor ve bu yolla da önüne geçilemez bir toplumsal cinnet alanı açılıyor, hem Türkiye'de hem de Kuzey Irak'ta halk tahammül sınırlarını aşan hareketliliklere giriyor.
Balkanlaşma tehlikesi
Savaşlarda orduların değil de ulusların ve halkların karşı karşıya olduğu düşüncesi 19. yüzyılda uğursuz bir çıkış yapmıştı. Çatışmada tahrip edilecek şey yalnızca ordu değildi. Aynı zamanda amaç karşı tarafın bütün insani kaynaklarının yerlebir edilmesi, düşmanın askeri gücü ele geçirildiğinde dahi toplumun tüm dokularına kadar inen bir yıkımın gerçekleştirilmesiydi. Balkan Savaşları süreci, "ulusların savaşı" inancına bütün insani hayatın hedef alınması gibi çok acıklı katkılar yaptı. Savaşları belirsiz coğrafyalarda sonu gelmeyen şiddet pratiklerine aktardı ve bugün dahi Balkanlardaki ulus ve savaş kültüründe bunun etkilerini görmemek mümkün değil. Buradaki en önemli nokta şudur: Bu niteliğiyle "Balkanlaşma" aynı zamanda "bitirilemeyen savaşlar" demektir. Başka deyişle hiçbir zaman zafer kazanılamayacak bir savaş! Ama her zaman varlığı gözetilecek, sonu gelmeyecek ve varoldukça kendi toplumunun parçalı kimliklerinin tehdidinden korunmak üzere harekete geçecek, siyasal aklı bir pompa gibi yutacak ve daimi biçimde içerdiği farklılıkları yutarak yaygın ve yatay bir şiddet sarmalına doğru ilerleyecek bir süreçten söz ediyoruz burada.
Biraz yukarıda aktardığımız topyekûn savaş hali tam da böyle bir tehlikeye işaret ediyor. Ama bu noktada bence düşünülmesi gereken şey çok basit: Çocuklarımızı "bitirilemeyen savaşlar"ın mirasçısı yapmak istiyor muyuz? Onların da gözümüzün önünde solmalarını seyredecek miyiz? Velhasıl bugün bize düşen, bu sorunun doğru cevabını takip ederek, eski ve yeni Balkan savaşları provasını Ortadoğu'ya taşımaktan kaçınarak barışın temel alındığı bir toplumsal diyaloğu geliştirmek ve bugün girdiğimiz topyekûn savaş çılgınlığından bir an önce kurtulmaktan başka çaremiz olmadığı uyarısını yapmaktır!

ORHANGAZİ ERTEKİN: Yargıç, Beypazarı Adliyesi