Tribünde solculuk olur mu?

Tribünde solculuk olur mu?
Tribünde solculuk olur mu?

Livorno ile Adana Demirspor?un yaptığı maçta, Che bayrakları açıldı.

Livorno'nun Türkiye'nin üstten üçüncü liginden bir takımın davetini kabul edip buralara gelmesi herkesi şaşırttı
Haber: YAVUZ YILDIRIM - yavuz.yildirim@politics.ankara.edu.tr / Arşivi

4 Eylül gecesi, Türkiye spor ortamının pek alışık olmadığı şeyler oldu. Tribünlerde Che bayrakları, Çav Bella melodisi, Hasta Siempre pankartları, pek çok sol simge ve slogan, ancak bir eylemde karşılaşılabilecek coşkuyla, büyük bir kalabalık tarafından sahipleniliyordu. Spor medyası kadar, ana haberler ve büyük gazetelerin renkli sayfaları da bu garip ikiliyi, sol ve futbolu, adamın köpeği ısırması yaklaşımıyla gündeme taşıdı. İtalya’nın en üst liginden bir takımın, Türkiye’nin üstten üçüncü liginden bir takımın davetini kabul edip buralara gelmesi, sadece oyun için değil, belli mesajları vermek için bunu yapması, dahası bu mesajın bunca kalabalık tarafından hep bir ağızdan dile getirilmesi, birçokları için şaşırtıcıydı. Ama bizler için değil.
“Biz” dediğim, başka bir hayatın adımlarını, çokça vakit geçirdiğimiz tribünlerden kurmaya çalışan birkaç deli. Kendi kısa hayatlarımızdaki küçük dönüşümlerin, bütün bir dünyayı değiştirmek için önemli adımlar olduğuna inananlar... Ben zaten Demirspor tribünlerinde olduğum için, 4 Eylül gecesi benim açımdan pek şaşırtıcı değildi, sadece renkler mavinin tonlarından kızıla doğru daha net kaymıştı. Ama bu maçtan önce de sonra da, başka türlü bir şey arayışındaki futbolseverler, belki 4 Eylül’ün rahatlığıyla değil ama yine de inatla ellerinden geldiğince hayal ettikleri dünyanın peşinden koşuyorlardı. Irkçılık Karşıtı Dünya Kupası’nda İtalya’da Türkiye futbolundan ilk temsilci, yine biz Adana Demirsporlulardık. Çok daha önce, kulüplerinin kapanması tehlikesine karşı gündem yaratmak için yürüyüş yapanlar da, “Asi ve Mavi” diye pankart boyayanlar da... Bunu mavi-lacivert yapanlar olduğu kadar, sarı-lacivert, kırmızı-siyah yapanlar da oldu. Örneğin Ankaragüçlüler Melih Gökçek’in istilasına ses çıkarıyordu, Gençlerbirliği taraftarları Samet Aybaba’nın ırkçı sözlerini gündeme taşıyordu. Ama tabii ki bunlar, Livorno maçı kadar ses getirmiyordu.

68 ruhu
Esas mesele şu: Artık bir şeyleri değiştirme azmini, günlük hayatımızın içinde bulmak gerekiyor. Toplumsal hareket diye bir şey yaratılacaksa, bu sadece büyük meselelerin peşinde olmakla değil tersine, günlük hayatta değişim yaratmakla ilgili olacak. Tribündeki taraftar, mahalledeki kadın, okuldaki öğrenci... Kendilerine dair sorunlarda söz almaya başladıkça ancak daha büyük değişimlerin yolu açılabilir. Bu aynı zamanda, daha önce siyasi gibi görünmeyen sorunların da siyasileşmesi ve bu haliyle yeni bir güzergâha girmesini de beraberinde getirir.
En son katıldığım Karaburun Bilim Kongresi’nde, bu yaklaşım sert biçimde eleştirildi. “Günlük hayatın laubaliliğinden uzak durmak gerek” dedi örneğin Hasan Ünal Nalbantoğlu. “Mücadele”nin parçalanması ve bütünlük algısının kaybolması da hedef tahtasına konup tukaka edildi. Ben böyle düşünmüyorum. Toplumsal hareketlerin değişen rolüne baktığımızda da “mücadele”nin artık yeni bir yol üzerinden ilerlediğini görüyoruz. Bence bu durum, ‘68’in ruhunu yeniden ele almakla ilgili.
1968’in en önemli kazanımlarından biri, daha önce siyasi tartışmaların içine alınmayan konuları da bu alana taşımaktı. Aile, eğitim, cinsellik bunların belli başlılarıydı. İnsanın kendini gerçekleştirmesi yoluyla sağlanacak bir özgürlük perspektifi, bu bakış açısına temel sağlıyordu. Sadece üretim ilişkileri değil gündelik ilişkilerin içinde anlam kazanan insan, sistemi kocaman ve karmaşık bir makine olarak değil küçük parçaların birleşimiyle oluşan bir birliktelik olduğunu görerek, adımlarını buna göre atmaya başladı. Kurulan ağlar, farklı yerlerde farklı sorunlara bulunan çözümler artık yeni perspektiflerin önünü açmaktaydı.
Evet, tribünde solculuk olur. Sadece sol simge ve pankartları kullanarak değil, tribünün hayatın içinde bir an olduğunu unutmadan, orada biraraya geldiğin insanlarla iletişim kurarak, karşı karşıya geldiğin polisle mücadele ederek, izlediğin “oyun”un kuruluşuna dair bir algı geliştirerek, bulunduğun yerden-kendi hayatından bir dönüşüme katkı sunabilirsin. Hareketi bir öncül değil ama yaparken ürettiğin bir akış olarak görüp, süregelen akışı tribün yoluyla da kesebilirsin. Bunları yaparken sana gülüp geçenlere de, 4 Eylül 2009 tarihli Adana 5 Ocak Stadı fotoğraflarını hediye olarak gönderebilirsin.