Türban, her yerde

1982 Anayasası döneminde, özellikle 1990'larla birlikte, en çok tartışılan konuların başında türban geliyor. Konunun tüzel (hukuki), siyasal, tarihsel ve toplumsal yönlerinin bulunması, tartışmanın yoğunluğu ve çözümün güçlüğü sonuçlarını da beraberinde getiriyor.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

1982 Anayasası döneminde, özellikle 1990'larla birlikte, en çok tartışılan konuların başında türban geliyor. Konunun tüzel (hukuki), siyasal, tarihsel ve toplumsal yönlerinin bulunması, tartışmanın yoğunluğu ve çözümün güçlüğü sonuçlarını da beraberinde getiriyor. Söz konusu tartışmayı sürdüren ve yönlendirenlerden bir gün birine, ertesi gün diğerine hak vermek mümkün. Kuşkusuz buradaki 'hak verme', demokratik siyasal sistemin temel ilkeleri gözönünde bulundurularak içi doldurulabilecek bir ifade. Bu ilkelerden en canalıcı olanı belki de laiklik. Artık, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkinin biçimini belirleyen demokrasi kavramını 'laiklik' ilkesi olmadan açıklamak imkansız. Yurttaşın uymak zorunda kalacağı kurallar ve devlet işlemleri, yeryüzü iktidarı tarafından belirlenecek ki o iktidardan hesap sorulabilsin ve onu kullananlar değiştirilebilsin. Demokrasinin ve özellikle Türkiye için Cumhuriyetçiliğin kökeninde olan laiklik ilkesini yaşama geçirebilmenin bazı olmazsa olmazları var. Adına ister laiklik ister sekülerlik densin (ki sözlüklerde birinin karşısında diğeri yazar) bir siyasal sistem laik ise öncelikle hiçbir tüze kuralının dini temelli olmaması ve devletin tüm inançlar karşısında eşit mesafede durması gerek. Devletin inançlara karşı, birini sahiplenmeden aynı uzaklıkta durduğu o ülkede yaşayan insanlar tarafından da hissedilmeli, bilinmeli. Bunun yolu ise devletin, her yönüyle yansız olduğunu kanıtlamasıdır. Yarattığı, tüze yapısıyla, anayasasıyla, yasaların uygulanmasıyla, idarenin tavrıyla, idarecilerin, kamu görevlilerinin davranışlarıyla vs. İşte bu yüzdendir ki, dini simgeler, kamu görevlileri tarafından kullanıldığında, sıradan yurttaşın kullanımından daha farklı anlamlar taşır.
Tüm uygar ülkelerde olduğu gibi, türban üniversitede serbest olmalı. Bu, türbanın teşvik edilmesi gereken bir simge olduğu anlamına gelmez. Türban hiç kuşkusuz bir özgürlük sorunudur da; 10-11 yaşında başı bağlanmış kız çocuklarının ifade hürriyetinden söz etmek ikiyüzlü bir tavır. Ancak söz konusu üniversite olunca müdahale edilemeyeceğini savunmak mümkün. Konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve AİHM kararları da herhangi bir sorunu çözmüş değil. Ancak konu kamu görevi olunca aynı simgeyi 'ifade özgürlüğünün' bir yansıması olarak görmek o kadar da mümkün değil. Üniversite öğrencisi ile örneğin bir yargıcın türbanlı olması arasında dağlar kadar fark var. Çünkü kişi o kamu görevine başladığı andan itibaren artık 'devleti' temsil eder ve laik sistemde devletin başı bağlı olmaz.
Özal ve Gül
Bu nedenle, özellikle üst düzey devlet görevlilerinin kendilerinin ve ailelerinin yaşam tarzı ve davranışları nasıl ülkede yaşayan herkesi ilgilendiriyorsa, eşlerinin türban kullanıyor olması da ilgilendirir. Bundan, özel yaşama müdahale edilebileceği ya da o görevi yerine getirenlere saygıda kusur edilebileceği sonucu asla çıkarılmamalı. Örneğin, Cumhurbaşkanına gösterilen saygı, devlete, simgelediği kuruma duyulan saygıdır. Cumhurbaşkanı, simgelediği değer gereği saygıyı hak eder. Turgut Özal CSO'ya girdiğinde ayağa kalkmayanlar nasıl hatalı idiyse, Abdullah Gül'e selam vermeyenler de aynı şekilde hatalıdır. İşte, bir Cumhurbaşkanı eşinin türbanının yurttaşı ilgilendiriyor olmasının gerekçesi de aynı. Çünkü o, devletin, cumhuriyetin simgesi. Eşin türbanı, görev yaptığı süre içinde sadece onu ilgilendirmez. Tekrar etmeyi göze alarak; tabii ki müdahale edilemez. Ancak bir yanıyla bireysel özgürlük olduğu savunulabilecek olan türban, diğer yandan, eğer 'devlet büyüğüne' eşlik ediyorsa, 'sadece ' bireysel bir özgürlük ya da hak olarak algılanması da olanak dışı.
Haşim Kılıç
Laik bir devlette, Başbakan'ın, Cumhurbaşkanı'nın, Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın, devletin pek çok kurumunun başındakilerin, milletvekillerinin bir çoğunun eşleri (ve çocukları) türbanlıysa, artık bu durum, devletin inançlar karşısında eşit uzaklıkta durması gerektiği ilkesi açısından ciddi bir sorun anlamına gelir. Bir şeyi kırk kere söylersek olur varsayımıyla olsa gerek, AKP'yi liberal parti olarak tanımlama çabasında olanların bu manzarayı gözden kaçırmamalarında ve 'tedirgin' olan milyonlarca yurttaşı en azından anlamaya çalışmalarında yarar var.
Gelelim Anayasa Mahkemesi'nin yeni Başkanı'na. Haşim Kılıç, Özal tarafından 40 yaşındayken atandı. Dolayısıyla yaklaşık 17 yıldır Mahkeme üyesi. Dört yıllığına Başkan seçildi ve emekliliğine yaklaşık sekiz yıl var. Daha önce de eşinin türbanı nedeniyle sıkça gündeme gelmişti. Herhalde en bilinen çıkışı, Vural Savaş'ın utanç verici açıklamasına gösterdiği haklı ve düzeyli tepkidir. Üyeliği süresince çok önemli kararlarda imzası var. Bazen karara katılarak bazen yazdığı karşıoylarla. Kılıç'ın önemli bir özelliği çok uzun ve kabul etmek gerekir çok 'sağlam' karşıoylar yazan bir üye olması. Pek çok davada yazdığı karşıoyların çoğuna imza atmak mümkün. Yani meslekten hukukçu olmadığı eleştirisi pek insaflı olmaz.
Ancak bugüne kadarki eğilimi dikkatle incelenirse, neden Özal tarafından atandığını anlamak da mümkün. Kılıç, karşıoylarında ya da karşı çıkmadığı kararlarda aynı çizgiyi takip ediyor. O çizgi, ideolojik açıdan yakın hissettiği akımlar söz konusu olduğunda son derece demokratik bir tavır sergileyip aksi durumlarda renk vermemek; dolayısıyla 'renk vermek'. Kılıç, ünlü türban kararında Mahkeme'nin 'yorumlu ret' kararına karşı çıkmıştı. Ardından açılan parti kapatma davalarında, Refah ve Fazilet Partileri'nin kapatılmasına da karşı çıktı. Gerekçelerinin çoğu kabul edilebilirdi. Ancak bu davalarda salt tüzel gerekçeler kullanan Kılıç örneğin yine haklı olarak karşı çıktığı ünlü "367" kararında tüze dışına çıkıp (kendi ifadesiyle) tarihe bir not düşmek ve kararın 'baskı' altında alındığını vurgulamak gereksinimi duydu. Kılıç'ın bu sözleri başka bir kararda kolay karşılaşılamayacak, siyasi tarihimiz açısından da ibret verici ifadeler. Oysa yukarıda vurgulandığı gibi bu tavrı Refah Partisi davasında sergilemedi. Örneğin Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın, Sincan Belediye Başkanı'nı cezaevinde ziyarete gitmesi konusunda, yargı kararı olmadan bir kimsenin suçlu sayılamayacağı ilkesini hatırlatıp ziyaretin kapatmaya gerekçe yapılamayacağını savundu. Ya da Erbakan'ın laikliğin dibine kibrit suyu döktüğü konuşmalarını sadece 'yasama sorumsuzluğu' açısından değerlendirdi. Oysa 367 kararında 'tarihe not düşen' bir yargıcın bu kararlarda da yalnızca 'kuru' tüzel değerlendirmelerle yetinmemesi gerekirdi. Komünist ve Kürtçü partilerin (TBKP, STP, DEP kararları gibi) kapatılmasına ilişkin kararlarda ise, ifade ve örgütlenme özgürlüğü konularını ihmal ediverdi. Belki en çarpıcı örneklerden biri, dokunulmazlıkları kaldırılan (Mart 1994) DEP milletvekillerinin yaptığı iptal başvurularına ilişkin olanı. Mahkeme, kaldırma kararı alan Meclis'in bu kararı siyasi gerekçelerle almış olduğuna hükmedemedi (tabii Kılıç da). Söz konusu kararların Resmi Gazete'de yayımlanmamış olması da ayrıca bir skandaldı; tabii bunun gerekçesini o sırada Başkan olan Y. G. Özden'e sormalı. Özetle, Kılıç'ın altına imza atılabilecek nitelikteki karşıoyları ve bunlarda konu edilen özgürlük ideali zaman içinde, konudan konuya, partiden partiye içerik/yön değiştirebildi. Muhafazakârlarımızdan görmeye fazlasıyla alışık olduğumuz gibi.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye