Türk sağının AKP hali

Türk sağının AKP hali
Türk sağının AKP hali

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

Milliyetçi ve maneviyatçı sağ düşün kalıbında, sosyalistler, komünistler, Kürt kimliğinin inkarına karşı mücadele edenler, gayrimüslimler milli iradenin parçası değildir. Bu nedenle, bu ülkenin öz evlatları da değildirler
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Türkiye’de sağ siyasetin belli kalıpları var. Bu kalıplardan bazıları dönemine göre önplana çıkar ama hepsi sahnede yerini almaya devam eder. Bunların izini, Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nde, uluslararası siyasal ortamın değişmesinin getirdiği değişiklikler bir kenara bırakılırsa, Anavatan Partisi’nde sürmek mümkün. Adalet ve Kalkınma Partisi de, ideolojik referansları itibarıyla büyük ölçüde bu mecrada yer alıyor. Türk sağının bu asli kalıplarının bugün Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın konuşmalarında çok belirgin yansımaları var. AKP liderinin yakın tarihte yaptığı iki konuşmayı ele alarak, bunlarda yer alan bazı temaların bu kalıplarla karşılaştırmasını yapmak, anlamlı sonuçlara ulaşmamızı sağlıyor.
Başbakan bu konuşmalardan ilkini, İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin (ÖNDER) Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla düzenlediği programa video konferans yöntemiyle katılarak yaptı. İkincisi, partisinin gençlik kollarının olağan kongresindeki konuşması. Ayrıca, bu karşılaştırmayı yapmak için, yeni yayımlanan Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri başlıklı kitaptan (derleyenler İnci Özkan Kerestecioğlu ve Güven Gürkan Öztan, İletişim Yayınları) yararlanacağım.
Türk sağının açık biçimde en fazla kullandığı kavramlardan biri, kendisinin milli iradeyi temsil ettiği iddiası. Söz konusu olan milli iradedeki “millilik” vurgusu, bir yandan Türklük diğer yandan Müslümanlık olarak ikili bir kimliği temsil eder. Milli Görüş hareketinde millilik vurgusunun Osmanlı sistemindeki millet sistemine de atıf yaptığına bazı tarihçiler (örneğin Ahmet Kuyaş) işaret eder. Bunun bir sonucu, milli iradenin toplumun çoğunluğunu doğal olarak temsil ettiği fikri ya da inancıdır. Diğer sonucu ise, daha az sıklıkla ifade edilse de, bir o kadar önemli. Tanıl Bora’nın kitabın sunuş yazısında belirttiği gibi, bu milli iradecilik, milletin özünü temsil ettiği iddiasını da taşır. İslami gelenekten gelen AKP’nin ve bu partinin ortalamasından çok daha fazla Müslüman kimliğini sergileyen Başbakan’ın, geçmişteki sağ geleneklerden daha güçlü ve daha otantik biçimde bu “milletin özü” temasını işleme olanağı olduğunu söyleyebiliriz. Başbakan, her iki konuşmasında bu temayı kullanıyor. ÖNDER’in düzenlediği toplantıda, “bu milletin öz evlatları olan, milletin aydınlık yüzlü çocukları olan imam hatipli kardeşlerimi de sevgiyle, hürmetle selamlıyorum” diyor. Kendisi de imam hatip lisesinde okumuş biri olarak, böyle bir yakınlık oluşmasının doğal olduğu düşünülebilir. “Öz evlatlar” kavramı, bir hafta sonra AKP gençlik kolları kongresinde yeniden karşımıza çıkınca dikkat çekiyor. 

Öz-üvey
Önce Türk muhafazakâr söyleminin ana temasıyla başlıyor konuşmaya: “Bu salondaki gençlik Türkiye’nin ta kendisidir. Bu salondaki gençlik, kökü mazide olan gözü istikbalde gençliktir.” Yahya Kemal’in muhafazakâr düşünceye hediye ettiği bu tanıma, kendini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayan bir partinin liderinin başvurması doğal. Ardından, gayet haklı ve yerinde bir ifadeyle, “Bu ülkede kimse kendini öz, diğerlerini üveymiş gibi göremez. Birileri kendisini cumhuriyetin, milletin ve rejimin gerçek sahibi olarak görüp, millete tahakküm edemez” diyerek, Türkiye’de sağın önemli bir bölümünün Kemalist otoriterliğe karşı dile getirdiği geleneksel eleştiriyi özetliyor. Nihayet, konuşmasının sonuna doğru, bu öz evlat teması, kurulan “biz” ve “milet” özdeşliği üzerinden gene ön plana çıkıyor. “Artık bu elitler kusura bakmasın. Biz bu ülkede varız. Biz 75 milyonun birer ferdi olarak bu ülkenin sahibiyiz, öz çocukları, öz evlatlarıyız. Biz bunun için dindar nesil diyoruz. Olay budur.”Evet, olay gerçekten bu. AKP’nin parti ve ideoloji olarak temel birleşeni tam da bu “olay”da yatıyor. Milletin “öz çocukları, öz evlatları”, “milletin aydınlık yüzleri” dindar olanlardır. Milli irade de bunu yansıtır. Elbette, Tayyip Erdoğan, bunun hemen arkasından, “biz dindarların aşağılanmadığı, küçümsenmediği, azarlanmadığı bir Türkiye için dindar nesil diyoruz. Bölmek için değil” diyerek, milli iradeciliğe bir sınırlama getirmeye çalışmayı ihmal etmiyor. Ama dindarlığın öz evlat olmanın ifadesi, dışavurumu olduğunu belirttikten sonra. Ayrıca bunu yaparken, Türk sağının başka bir kalıbını hemen devreye sokuyor.
Bu kalıp, Fethi Açıkel’in 1996’da Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanan makalesinde işaret ettiği, milliyetçi-muhafazakâr kesimin mağdurluk-mazlumluk algısının ürettiği mutlak haklılık inancı ve bundan türeyen saldırganlık potansiyelidir. “Bir baskı ve zulüm neticesinde kapatılan imam hatiplerin orta kısımlarını, yaptığımız bu düzenlemeyle yeniden açtık. Bizlere, bunu nasip ettiği için de Rabb’ime şükrediyorum” diyen Erdoğan, bir hafta sonra bu acı ve zulüm temasını daha genişletip, derinleştiriyor: “Biz bu ülkede çok büyük çileler çektik, büyük zulümlere şahit olduk, büyük acılar yaşadık. (...) Bizden önceki babalarımız, dedelerimiz aynı şekilde çok büyük acılar yaşadı.” 

Milli bünyeye aykırı olanlar
Çeşitli kesimlerin bu ülkede çektikleri, yaşadıkları acıları yarıştırmak, işi çirkin bir mağduriyet yarışmasına dönüştürmek anlamına gelir. Amacımız bu değil. Ancak, Başbakan’ın dile getirdiği acılar, “biz” dindarların bu ülkede yaşadığı mağduriyetler, çektikleri acılar ve maruz kaldığı zulüm ise, -Tayyip Erdoğan’ın pek sevdiği bir ifadeyle- kusura bakmasın, bu ülkenin başka evlatlarının çektiği acılar, gördükleri işkenceler, hayatlarını bu yolda yitirmiş insan sayısı, karartılan yaşamlar kıyas kabul edilmez derecede yüksektir. Türkiye’de sağın kalıplarından biri de tam budur zaten. Hem devletin, Kemalist devletin, despot CHP ’nin mağduru olarak mazlumiyete ve bu mazlumiyetin ürettiği mutlak haklılığa sarılmak, hem de aynı devletin kıyas kabul edilemez bir vahşet ve ağırlıkta ezdiği, zulmettiği, fiziken yok ettiği kesimleri, işkence tezgahlarından geçirdiği kesim ve çevrelerin mağduriyetine büyük ölçüde duyarsız kalmak. Çünkü milliyetçi ve maneviyatçı sağ düşün kalıbında, ne olursa olsun, sonuçta bu kesimler, sosyalistler, komünistler, Kürt kimliğinin inkarına karşı mücadele edenler, gayrimüslimler bu milli iradenin parçası değildir. Bu nedenle, bu ülkenin öz evlatları da değildirler. Geçmişte ve büyük ölçüde bugün de, başları ezilecek canavarlar olarak görülürler. Çünkü “milli bünyeye” aykırıdırlar. Düşmandırlar.
AKP’nin lideri, Türk sağının baskın düşün ve söylem kalıplarının sürekliliğinin ve Kemalist otoriter gelenek ve ideolojiyle arasındaki göbek bağını koparamıyor oluşunun somut örneği olarak karşımızda duruyor.