'Türk sorunu'nda eğitim şart!

'Türk sorunu'nda eğitim şart!
'Türk sorunu'nda eğitim şart!
Okullar, insanların milliyetçiliği, maço davranışları, ayrımcı söylemleri ve ataerkil pratikleri öğrendikleri mekanlardır
Haber: KENAN ÇAYIR* / Arşivi

Umarım bu kez başarır ve Kürt sorununu şiddet sarmalının dışında ele alabiliriz. Basında sorunun çözümünün adımtaşlarının belirmeye başladığı dile getiriliyor. Söylenenlere göre sınır dışına çekilme, tutuklulara af, silahların bırakılması gibi süreçlere yeni anayasa ve özel okullarda Kürtçe-Türkçe eğitim sağlanması gibi çeşitli reformlar eşlik edecek. Bunların tümü önemli adımlar. Ancak hâlâ ‘bunlar niçin çoğulcu ve barışçıl bir yaşama yol açsın?’ diye sormamız gerekir.

Türklük tasavvuru
Nitekim son zamanlarda ‘Türk sorunu’ndan söz edenler ve bunu Karadeniz’de eylemleriyle somutlaştıranlar, sorunun daha geniş ölçekte ve uzun bir zaman diliminde ele alınması gerektiğini gösteriyorlar. Sorun, Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarının tanınmasının yanında, aslında Türklük, ulusal kimlik ve ortak hafıza ile yakından ilişkili. Kürt sorununu konuşmak dahi yıllardır inşa edilen hakim Türklük tasavvuruyla yüzleşmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla çözüm süreci bir yanda teknik. Yani Kürtlerin sorunlarını yasal ve pratik düzeyde çözmeyi içeriyor. Ancak farklı grupların birlikte ve barış içinde yaşadığı bir Türkiye kurmak, çok daha uzun vadeli ve karmaşık bir süreç. Bir tarafta yıllardır dışlayıcı milliyetçi bir mantıkla inşa edilmiş bir hakim etnik kimlik ve hafıza var, diğer yanda varlıkları inkar edilmiş ve travmalarla dolu bir grubun hafızası. Gerçek hayattaki resim, şüphesiz çok daha karmaşık. Kimlikler ve hafızalar bu kadar siyah beyaz değil, birçok kesişme alanı var ve ortak yaşama zemini de buralarda.

Milliyetçi eğitim
Ancak yılların milliyetçi eğitim sürecinden geçmiş hem eğitimli hem de lümpen kuşaklar, çözüm sürecinde kimliklerinin tehdit altında olduğunu hissediyor. Kendilerini Türk olarak nitelemelerinin gittikçe zorlaştığını dile getiriyorlar. Bu tepkilere karşı çevremdeki bazı kişiler, ‘Nasıl olur da eğitimli insanlar kimliklerini homojen bir Türklük üzerine inşa ederler ve farklılıklara karşı tahammülsüz olurlar?’ diyorlar. Bunu merak eden insanlar, eğitim ve demokratik tutum arasında bir ilişki olduğunu varsayıyor, eğitimli bireylerin artmasıyla toplumsal sorunların çözüleceğine inanıyorlar. Fakat birçok ortamda eğitim bunun tersini gerçekleştirir. Okullar, insanların milliyetçiliği, maço davranışları, ayrımcı söylemleri ve ataerkil pratikleri öğrendikleri mekanlardır. Ruanda, Sri Lanka gibi etnik kırımların yaşandığı ülkelerde eğitimin ne denli çatışmayı artırıcı bir rol oynadığına dair birçok çalışma var.
Bu açıdan Türkiye’deki durum da parlak değil. Ruanda’daki gibi öğretmenler, matematik dersinde ‘Elinizde beş Tutsi var, üçünü öldürdünüz, kaç kişi kaldı?’ türü sormuyorlar belki ama milli eğitimin kurguladığı Türklük, hâlâ Batı karşısında kendini güçsüz hisseden, dış tehditler karşısında her daim tetikte ve yekvücut olması gereken bir kimlik. Bunu mevcut ders kitaplarında görmek mümkün. 12 yaşındaki çocuklardan beklenen vatandaşlık görevi konusunda 5. Sınıf Sosyal Bilgiler ders kitabı şu soruyu soruyor: “Ülkemizi kendileri için tehlikeli bulan devletler karşısında vatandaşlara düşen görev ve sorumluluklar neler olabilir? Tartışınız.” ( MEB , 2011: 63).
Kitaplardaki Türk kültürü ise, erken Cumhuriyet döneminin çok dilli bir imparatorluktan tek dilli bir ulus-devlet ve toplum yaratma idealinin yansıması. Türkçe kitaplarında, Türkiye kadar Türkçenin de sürekli tehdit altında olduğu dile getiriliyor. Hatta 7. sınıf Türkçe kitabında Kürtçenin öğrenilmesine ve öğretilmesine nasıl bakılması gerektiğine dair örtük/açık uyarılar da var: “Türk milletini meydana getiren unsurların başında Türk dili vardır. Türk’üm diye herkesin Türk dilini bilmesi ve kullanması şarttır... Türk milletinin iki parçadan meydana gelmesi mümkün değildir. Bu temel esas her şeyden çok, dil için geçerlidir.” (Evren yay. 2011: 41)

MEB işbaşına
Bu durum, eğitimin ve ders kitaplarının toplumsal barışa hizmet etmekten çok, mevcut sorunların kaynaklarından biri olduğunu gösteriyor. Ders kitaplarında kurgulanan kolektif kimlik ve muhayyile ile ne ‘Türk sorunu’nu ne de ‘Kürt sorunu’nu çözmek mümkün. Çünkü yukarıdaki alıntılarda olduğu gibi tekçi ve güvensizlik duygusuyla malul bir kimlik sunuluyor eğitimde. Kürt sorununun çözülmesi sonrasında ‘Türk mutfağına ne olacak?’ ya da ‘Bayrağa ne olacak?’ diye endişe edenler, güvensizlik ve belirsizlik duygularıyla Türklük temelindeki kimlik politikalarına sarılarak başa çıkıyorlar.
Eğitim, tek başına sorunları çözmez. Ancak çözüm yolundaki önemli araçlardan biri olabilir. Şu ana kadar çözüm sürecinde Adalet ve İçişleri Bakanlığının adını sık duyuyoruz. Artık Milli Eğitim Bakanlığı ’nın da elini taşın altına koyması ve kolektif kimliği yeniden tanımlayacak, gençlerde çoğulcu ve demokratik bir muhayyile geliştirecek eğitim materyalleri hazırlaması gerekiyor.
Ulus devletler kendilerini ezelden beri var olan olgular olarak sunarlar. Oysa ulusal kimliğin belirli tarihsel süreçlerde kurgulanmış bir kimlik olduğunu biliyoruz. Ulusal kimliklerin değişmeyen bir özü yoktur. Değişen şartlar doğrultusunda aralarında eğitimin de olduğu çeşitli yollarla toplumlar kendilerini yeniden tanımlarlar. Son zamanlarda yaşadığımız olaylar, Türkiye için bu tür şartların oluştuğunu gösteriyor. Zira toplumsal gelişmeler ve eğitim ortamları arasında ironik durumlar ortaya çıkmaya başladı. Bir yanda Kürtçe seçmeli ders konuldu, öte yanda bazı mahkemeler hâlâ Kürtçeye ‘bilinmeyen dil’ nitelemesi yapıyor. Başbakan ‘Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık’ diyor ama Türkiye’de yaşayan diğer kültürler, dinler ve diller kolektif kimliğin ve belleğin dışında tutuluyor.
Dolayısıyla çözüm sürecinde eğitimde kalıplaşmış pratikleri ve mevcut ders kitaplarını da yeniden ele almak gerekiyor. Bu, şüphesiz çok zorlu bir süreç. Bazılarınca önerildiği gibi ‘ders kitapları çokkültürlü olsun’ demek de sorunu çözmeyebilir. Çünkü bu süreçte kimliklere özgürlük sağlayabilmek kadar, kimliklerden de özgür olmamız gerek. Başka bir ifadeyle kimlik politikalarının sekterciliğine teslim olmayan, eşitlikçi ama farklılıklara açık bir kolektif kimlik anlayışı geliştirmeliyiz. Bu da ulusal anlatıyı ya da kolektif kimliği yeniden tanımlamaktan geçiyor. Bu doğrultuda ‘eğitim şart!’
* Bilgi Üni., Sosyoloji