Türkiye, 2007 Mayısı

Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimine başlandığı gün, 27 Nisan 2007'de, Silahlı Kuvvetler'in tam muhtıra-çeyrek darbe kalkışması geldi ve TBMM'nin iradesine yine ambargo kondu. Onu hızla Anayasa Mahkemesi'nin siyaseten şaşırtıcı olmayan ama hukuken skandal sayılması gereken kararı izledi.
Haber: TAHA PARLA / Arşivi

Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimine başlandığı gün, 27 Nisan 2007'de, Silahlı Kuvvetler'in tam muhtıra-çeyrek darbe kalkışması geldi ve TBMM'nin iradesine yine ambargo kondu. Onu hızla Anayasa Mahkemesi'nin siyaseten şaşırtıcı olmayan ama hukuken skandal sayılması gereken kararı izledi. (Siyasi tarihe herhalde "367 farsı" olarak geçecek.) Yüksek yargı, yürütmenin bir dairesi olan askeri bürokrasinin parlamentoyu son "tezyif ve tahkir"ine meşruiyet görüntüsü sağlamış oldu.
Halihazır parti-hükümeti ve onu çıkaran parlamento çoğunluğu ise, milli egemenliği ve yasamanın üstünlüğünü koruyacağına (ve ilk tedbir olarak, örneğin, sivil âmiri olan makamlara andıç/muhtıra/ültimatom/memorandum/prounciamiento veren askeri memurların komuta kademesini derhal görevden alacağına), "zemzeme-demdeme" misali yetersiz bir laf yetiştirip genel seçimleri erkene aldı ve yeninden güya bir koz daha çıkarıp aşağıdaki anayasa değişikliği destesini giderayak Meclis'ten geçiriverdi.
Resmî zevahir bir yana, şimdilik 22 Temmuz 2007'ye konmuş görünen seçimlerin ne zaman yapılacağı, yapılıp yapılmayacağı (yaptırılıp yaptırılmayacağı), hangi sonuçların çıkabileceği, başka muhtıraların gelip gelmeyeceği, çeyrek darbenin yarıma veya 3/4'e tamamlanıp tamamlanmayacağı belli değil. Belli olan, askeri vesayetin ve sivillerin militarizminin de sürdüğü, demokrasi güçlerinin hâlâ çok zayıf olduğu, asıl çatışmanın laiklik-irtica ekseninde bir "kültür ve ahlak savaşı" olmayıp dar siyasi rekabet/iktisadi çıkar/sosyal sınıf ve statü eksenli bir elitler-arası ya da iktidar bloku-içi sığ bir mezhep kavgasından ibaret olduğu. (Ki, iktidar eşiğinde cereyan ettiği için, din savaşlarından bile şiddetli olabilir bazen.)
Tarafları da belli: Bir yanda esas itibarile Sünni-Hanefi Kemalist-Diyanetçi bürokrasi/yargı/akademya/çoğunluk medya/kentli burjuvazi ve büyük sermaye, öbür yanda birincilerden daha dindar "yeni para" ve yükselen bazı sosyal sınıf kesimleri. Hatırlatayım, ikisi de bana uzak; benim ikincilerle mesafem de birincilerin onlara olan mesafesinden çok daha fazla. Yanlış anlaşılmasın, "Kemalist-cumhuriyetçi" laikliği eksik, yetersiz, manipülatif olduğu için eleştiririm.
* * *
Askeri müdahalelerin dozu ve biçimi çok çeşitli olur. Bunlar geniş bir yelpaze oluşturur. Bir uçta, subayların parlamentoları feshedip, yasama-yürütme-yargı erklerini kendilerinde toplayıp, tüm başkanlık ve bakanlık koltuklarına oturdukları askeri faşist diktatörlükler şeklindeki tam darbeler bulunur. Öbür uçta yasal/anayasal/ekstra-legal mekanizmalarla temel siyasal kararları perde arkasından veya sahnenin ortasından dikte ettikleri/denetledikleri, darbesiz-muhtırasız rejimler bulunur. Spektrumun ortalarını örtük/açık muhtıralar, çeyrek/yarım/üç çeyrek darbeler doldurur. Tam darbe yoksa askeri müdahale yok demek olmadığı gibi, devlet şemasında ve temel karar-almalarda askeri bürokrasi, yasamanın altındaki yürütmenin altındaki yönetimin altındaki dairelerden/şubelerden biri olmanın üstüne çıktığı anda, askeri müdahale var demektir.
Müdahale gerekçelerinin hiçbiri demokrasinin zedelenmiş olmasını sıvayamaz. Örneğin 27 Mayıs 1960'ta ifade edilen gerekçe "kardeş kavgası" idi, 12 Eylül 1980'de "iç savaş". Bugün bu bahane "iki Türkiye" (laik-antilaik) oldu. Birincisi 1961 Anayasası'nın önsözünün sloganı idi, ikincisi 1982 Anayasası'nın. Üçüncüsünün de, eğer yeni bir "darbe anayasası" gelecekse, onun başlangıcının sloganı olacağına bahse girebilirim. Kısacası kalıp aynı ya da çok benzer: Bölünmemesi gereken bir ünitarist egemenlik ile yekvücut entegral bir millet var; bölünme tehlikesine karşı askeri müdahale, askerlerce de sivillerce de gerekli görülüyor.
Tabii telaffuz edilen gerekçeler başka, gerçek nedenler başka. Burada ona giremeyiz. (Yakın dönemlerin bazı siyasi analizleri için bkz. T.P., 'Türk Sorunu Üstüne Yazılar', 1998-2007, Ürün Yayınları.)
* * *
Önümüzdeki genel seçimler, ciddi yapısal anayasa değişikliği için en isabetli bir vesile olabilecek iken (çeyrek yüzyıl gecikmeyle de olsa), çeyrek darbe-tam muhtıradan sonra tasarlanan, Meclis'ten geçirilen, Cumhurbaşkanı tarafından yarı-veto/geciktirici veto ile Meclis'e geri gönderileceği besbelli olan, ötesi belli olmayan, hiçbir halde ciddi ve yeterli sayılamayacak bu değişiklik paketi, konunun önemiyle ters orantılı bir sistemsizliği ve hoppalığı yansıtıyor.
Cumhurbaşkanının iki kez 5'er yıl için halkça seçilmesini, seçim döneminin 4 yıla inmesini, toplantı yetersayısının "açıkça" 184 olmasını, vb.'yi öngören yedi maddelik bir tasarı bu. (25 seçilme yaşı ve 175. md. referandum tartışmaları da var -geçebiliriz.)
Atacılığın, kişi kültünün, karizmatik lider sultasının tortularının hâlâ payidar olduğu bir siyasal kültürde, yarı veya tam başkanlık sisteminin demokrasi için ne denli riskli olduğunun ciddiyetle tartışılması gereken bir ülkede, erkler arası ilişkiler ve bunların yetki ve görevleri de yeniden düzenlenmeden, askeri vesayete karşılık salt misillemeci bir jestle ve bu kez plebisiter bir popülizmle karşı çıkılmaya çalışılıyor. Hem zaten, halihazır cumhurbaşkanının "yetki rezervleri", parlamenter sistemle bağdaşmayacak derecede fazla değil mi? (Bkz. T.P., 'Türkiye'de Anayasalar'ın ilgili bölümleri.)
* * *
2007 baharında ciddi bir siyasi-hukuki münazara ve mücadele yaşanmıyor ki tahlil yapılabilsin ve/veya yapmaya değsin. Anomik, normsuz, usulsüz, hatta yolsuz bir ortam. Bu ortamda anayasa konusunda ne denmeye devam edilebilir, buradan nereye gidilebilir ki? Bırakın normatif tartışmayı, kaba kestirimleri dahi defi eden bu karışık (karmaşık değil) durumda muhakeme yürütmeye devam etmek hukuka da siyasete de saygısızlık olur. Bakalım, bu sefaletten ne çıkacak? İşin içinde o kadar çok hukuk dışı ve demokratik siyaset dışı veri de, belirsizlik de, en kötüsü bizim bilmediğimiz belirleyici unsur da var ki, insan, acaba en iyisi bir süre susmak mıdır diye düşünmeden edemiyor.
Demokratikleş(eme)me, sivilleş(eme)me, laikleş(eme)me açısından Türkiye'nin şu andaki durumunu Sisifos efsanesi bile tasvir edemez. Diyelim ki dağ bellidir, kaya da yukarıdaki üçlüdür, peki taşıyıcı kimdir? Öncelikle, bilinçli bir işçi sınıfı ile devrimci bir sol aydın kesimi var mıdır ki siyasete girmiş, kayayı taşıyor olsun ve kenarda durup seyredenleri/eğlenenleri/çelme takanları da bir eliyle safdışı etmekte olsun?
* * *
Çok kısaca değindiğimiz anayasa değişikliği tasarılarının akıbeti, anayasanın kısa vadede alabileceği son şekil, orta vadede yapılmayı hâlâ bekleyecek radikal değişiklikler ve bütün bunların sadece bir boyutunu oluşturacağı genel siyasal gelişmeler hakkında konuşmayı belki de hemen başlanması gereken yepyeni bir kitaba bırakmak gerekiyor -belki de, daha da geriye gitmiş bir Türkiye'de yazılacak...
Örneğin, askerin (ve ABD'nin) yüksek himayelerindeki ve TÜSİAD'ı, TİSK'i, vb.'yi hoşnut edecek bir teknokrat ararejim hükümetinin yönettiği Türkiye'de. Ya da kapatılacak bazı partilerin sokulmayacağı ve karşılığında özellikle emekli büyükelçiler ve generaller suretindeki protezlerle takviye edilecek birtakım pek sağ partilere barajın aştırılacağı bir genel seçimden sonra kur(dur)ulacak bir "grand koalisyon"un hükümet ettiği bir Türkiye'de. İkincilerin yapacağı (bunlara yaptırılacak) anayasa değişikliklerinin niteliğini tasavvur ediniz -eğer niteliksiz anayasal statükoyu (1961-71-82) korumayacaklarsa.
* * *
Züppe bir jargonla söylersek sistem/"sistemo"/"establishment", zemin hazırlayıcı kamu diplomasisine de başlamış olarak, partiler arenasına bir çapraz ayar çekmek üzere: Bir yanda "ılımlı (?) sağ"daki barajı geçebilir/geçemez partilerin (CHP ve DSP gibi) oyu arttırılacak. "Merkez Sağ"daki DYP ve ANAP'ın, keza. "Sağ sağ"daki MHP, GP ve BBP'nin (kimbilir?) keza. Dinci sağda da AKP sistem tarafından cendereye alınacak ve/veya kapatılacak. (Bedeli çok yüksek ama, olmayacak şey değil.)
Öbür yanda AKP ve CHP'nin, ne denli antidemokrat olduklarını bir kez daha ispat edercesine, korudukları yüzde 10 barajıyla DTP'yi dışlamaya devam etmelerinin yanı sıra bir kıskaç hareketi de idari-askeri-kazai cenahlardan gelmeye başladı bile. Çok çeşitli olağan baskılara ek olarak, DTP'nin yöneticileri, adayları, aday adayları, bağımsız aday olabilecek üyeleri dalga dalga diskalifiye ediliyor. Mahmut Alınak geçenlerde soruyordu: "Türkiye Barışını Arıyor Konferansı katılımcıları, neredesiniz?" (Gündem, 13.5.2007)
DTP'den ve AKP'den arındırılacak oy pazarında oluşacak boşluklara hamle eden edene... Bu fırsatçılık sağda ve "TC solu"nda anlaşılır da, sosyalist solda yakışık almaz. Daha açık bir deyişle, değişen derecelerde ve kombinezonlarda ulusalcı, iyi milliyetçi, Kemalist, liberal, salt "aydın", goşist, yurtsever, sosyal demokrat, hâşâ darbeci değil ama pembe/turuncu militarist, laik ve doğru Müslüman vs., vb., vd. vasıflarını da kendinde toplayabilen yerel solda olur da; Kürtlerin ve işçilerin oyunu, onları temsil etmeden talep etmek ("ödünç" diye de olsa), asgari evrensel sol kriterlere saygılı aydın kesimlerinde olmaz.
Yapılacak şey, demokratik sosyalist/devrimci sol partilerin ve DTP'nin önünü açmak, onlara destek vermektir. Bugün sol aydınların kaygısı, ılık duygularla da olsa, ikamecilik yapmak değil, adil temsil ve doğrudan katılım hakkının gerçekleşmesine omuz vermek olmalıdır. Partileşerek, mevcutlara katılarak, şimşeklerini çalmadan onlarla işbirliği yaparak. Tabii, bir de, demokratik örgütlenme ve kararalma usullerine bizzat riayet ederek.
* * *
Yukarıda saydığımız olumsuz olasılıkların hiçbiri kötümser/karamsar bir algılamanın eseri değil, acı gerçeğin ve soğukkanlı gerçekçiliğin gözlemleridir. Sabıka sicilimiz şişkindir; tekerrürler olabilir. Ama her şeyin bir başlangıcı vardır; olumlu olasılıkların da vakti gelebilir: Demokratik usullerle yapılacak demokratik içerikli bir anayasa için çalışmaktan vazgeçmemeli.