Türkiye aydınının en önemli kusuru

Türkiye aydınının en önemli kusuru
Türkiye aydınının en önemli kusuru
Başka ülkelerde, kendini bu kadar dev aynasında gören, kusursuz bulan ve en önemli kusuru iyilik olan bir aydın profili var mıdır bilemiyoruz ama Türkiye'de var
Haber: ESRA SARIOĞLU / Arşivi
BARIŞ ÜNLÜ / Arşivi

Taraf’ın arka sayfasında yayınlanan “20 soru” adlı anket, “hafif” sorularına rağmen, Türkiye seçkinleri hakkında birçok açıdan önemli veriler sunuyor. Anketi cevaplamak üzere seçilenler bu toplumun aydın olarak gördüğü ve muhtemelen kendilerini de öyle gören kişiler: Akademisyen, gazeteci, edebiyatçı, politikacı, hukukçu, işadamı/işkadını, sendikacı, müzisyen, senarist, oyuncu, vb. Soruların neredeyse tamamı, cevaplayanın dünya görüşü, yaşam tarzı ve siyasi duruşu hakkında önemli ipuçları sunmakla beraber, özellikle bir tanesi sadece o kişiyle kalmayıp genel olarak bir aydın portresi çizilmesine de yardımcı olabilir: “En önemli kusurunuz nedir?”

Dev aynası
Bu soruya verilen cevaplara odaklanan birkaç saatlik bir araştırma, bugüne kadar ankete katılan 500’e yakın kişinin yaklaşık yüzde 30’unun kendilerinde gördükleri en önemli kusurun aslında iyi olarak bildiğimiz özellikler olduğunu gösteriyor. Sorudan beklenen herhalde bir özeleştiri, ama cevaplar arasında dobralık, dürüstlük, alçakgönüllülük, mükemmeliyetçilik, duygusallık, hatırşinaslık, ilkelilik, diğerkâmlık, haksızlığa başkaldırı gibi “kusurlar” gırla gidiyor. Hele bazı cevaplar var ki, tam evlere şenlik: Kimi “girdiği her ortamda rutini bozuyor”, kimi “verdiği sözü gereğinden fazla önemsiyor”, kimi “salakları hemen fark ediyor”, kimi “salaklığa ve saçmalığa tahammül edemiyor”, kimi “riyakârlığa sinirleniyor”, kimi “eleştirmeyi bir refleks haline getirmiş”, kimi “insan olmayı bilmeyenlere tepki duyuyor”, kimi sürekli “düşüncelerini yeniliyor”, kimi insanlara “haddini bildiriyor”, kiminin de “içi dışı bir”. Bu kadar kusur düşman başına! Birçok kişi de en önemli kusur olarak çok iyi niyetli, saf ve merhametli olmayı, karşıdakine inanmayı ve güvenmeyi göstermiş. Tabii burada söylenmek istenen, fazla iyiliğin karşılık bulmaması ve hatta suistimal edilmesi. Yani bu insanlarda aslında ciddi hiçbir kusur yok, ama çevrelerindeki insanlar kötü. Dikensiz gül bahçesine sürekli giren kötü birileri var ve bunlar gülleri kopartıp kopartıp gidiyor. Dolayısıyla dikensiz olmak gülün kusuru haline geliyor.
Başka ülkelerde, kendini bu kadar dev aynasında gören, kusursuz bulan ve en önemli kusuru iyilik olan bir aydın/seçkin profili var mıdır bilemiyoruz ama Türkiye’de var. Aydınlarımız arasında kitlesel diyebileceğimiz bu patolojik durumun nedenlerini ve semptomlarını ciddiye almak gerekiyor. Anne-babaların çocukları için “o çok iyidir ama arkadaşları kötü” demesi ve bunu da her fırsatta çocuğuna hissettirmesi bu ülkede adettendir. Ailenin bıraktığı yerden ise eğitim sistemi, devlet ve medya devralıyor. Bu kurumların bizlere sunduğu ve öğrettiği, iç ve dış düşmanlarla çevrilmiş tarihimizden elbette ki bir özeleştiri geleneği çıkmıyor. Sanki kişi ne kadar “sevgi dolu” bir ailede büyümüşse, ne kadar iyi eğitim görmüşse ve toplumsal/siyasi hiyerarşide ne kadar yükselmişse, o kişinin kendini/kendi devletini beğenme ve başka insanları/başka devletleri suçlama potansiyeli de o oranda artıyor.
Kendine doğru dürüst bakmayı öğrenmemiş, gerçek kusurlarını göremeyen bu insanların “körlük” sorunu kişisel bir problem olmakla da sınırlı kalmıyor. İyiliklerinden ötürü hep mağdur olduğunu düşünen bu insanların siyasi görüşleri de şüphesiz ki bundan etkileniyor. Nasıl kişisel tarihleri diğer insanların kötülükleriyle yazılmışsa, içinde yaşadıkları ülkenin tarihi de “dış mihraklar”ın oyunlarıyla örülmüş oluyor. Sağda ve solda olan sayısız okumuş-yazmışın ve bir sürü siyasi hareketin antiemperyalizm ve milliyetçilikte bu kadar kolayca ve sorgusuz sualsiz buluşabilmesinin kökenleri belki de bu kişisel ama aynı zamanda da kitlesel hastalığımızda aranmalı. Kendi çevremizdeki kötü insanlar algısıyla, ülkemizi içten ve dıştan kuşatan düşmanlar algısı birbirlerini sürekli yeniden üretiyorlar. 

Asabiyet ve öfke
Tabii anketi cevaplayan herkes kusur olarak meziyetlerini sıralamıyor. Kusur diyebileceğimiz cevaplar da verilmiş. Bunlar arasında yüzde 30’luk bir kesim pragmatik kaygılardan yola çıkarak tanımlamış en büyük kusurunu. Zamanı iyi kullanamamak, işleri ertelemek, tembellik, sabırsızlık, acelecilik ve sebat etmemek gibi özellikler oldukça sık zikredilmiş. Gerçekten de bu özellikler kişisel hayatlarımızda uğraştığımız birtakım işlerden daha çok randıman almamızı engelleyen kusurlar. Ankete katılanlar arasında en büyük çoğunluğu oluşturan, neredeyse yüzde 40’lara varan grubun zikrettiği kusurlar ise özellikle başkaları nazarında itici olan fevrilik, asabiyet, öfke ve inatçılık gibi kişilik özellikleri veya sade suya tirit diyebileceğimiz türden unutkanlık, mideye düşkünlük, dalgınlık, ayrıntılara takılmak veya can sıkıntısı gibi hasletler.
Bu cevaplar genelinde kusur olarak belirtilen şeyler farklılık gösterse de, aydınlar arasında herhangi bir özelliğin neden kusur teşkil ettiğine dair mantık yürütme süreçlerinde büyük bir benzerlik göze çarpıyor. Aydınlar çoğunlukla kendilerini mutsuz , huzursuz veya başarısız kılan şeyleri kusur olarak görme eğilimindeler. Kendilerine yönelttikleri eleştiriler de, aslında kendi mutsuzluklarının veya başarısızlıklarının devam etmesini sağlayan özelliklerini ortadan kaldırmak amacını taşıyor. Tembellik büyük bir kusur zira kişinin kendisini başarısız kılıyor. Aynı şekilde, sabırsızlık veya acelecilik de insanın kendi huzurunu kaçıran özellikler. Veya inatçılık. O da insanın kendisini yıpratıp mutsuz eden bir haslet. Özetle, aydınlar farklı farklı kusurlardan bahsetseler de temelde hepsinin kendi kusurlarına dair aynı kaygıyla akıl yürüttüğünü söyleyebiliriz. Belki de, kolektif bir zihinsel alışkanlık diyebileceğimiz bu benzerlik , insanın kendini sorgularken bile kendi selameti çerçevesi dışına çıkmadığını gösteriyor.
Haksızlık etmemek için, verilen cevaplar arasında “önyargılı olmak” ve “dinlemeyi bilmemek” gibi gerçekten diğer insanları gözeten örnekler olduğunu da belirtelim. Ancak bunlar iki elin parmaklarını geçmiyor. Hal böyleyken, kendini sorgulayanlar, başka insanların mutsuzlukları, yalnızlıkları, dışlanmışlıkları veya başarısızlıklarında kendi payları olabileceğini ve bunun da mühim bir kusur olduğunu dikkate almıyorlar. Muhtemelen bu yüzden de kimse kendini toleranssız, sorumsuz, bencil veya korkak olarak nitelememiş. Ankete katılanlar, kendilerini eleştirir gibi yaparken ve kusurlarını ortaya dökerken, başkaları ve onların hayatları hakkında kaygı duymayı kişisel sorgulamalarının bir parçası haline getirmiyorlar. “Özeleştiri” okları kendi selametlerinin devamını esas alırken başkalarının akıbetini es geçiyor.
“Toplumsal aydınlanmanın” peşinde bu kadar çok koşmuş olan aydınlarımızın çok büyük bir kesiminin “kişisel aydınlanması”nı yaşamamış olduğu aşikâr. Belki de bu ülkede “kişisel aydınlanma” geleneği ve hedefi olmadığı için, o hep arzulanan “toplumsal aydınlanma” hedefine de ulaşılamıyor. Sonuç, kendilerinde doğru dürüst bir kusur göremeyen aydınlarımızın/seçkinlerimizin, bunun bir yansıması olarak hayat tarzlarında, ideolojilerinde, çalıştıkları kurumlarda, destekledikleri partilerde veya devletlerinde de doğru dürüst bir kusur görememeleri veya görseler bile bunu bir problem haline getirmemeleri. Bu özeleştiri eksikliğinin ve hatta yokluğunun aydınlarımızın en önemli kusurlarından biri olduğuna şüphe yok. Bu da Türkiye aydınını ülkenin en önemli kusurlarından biri haline getiriyor. 

ESRA SARIOĞLU  Binghamton Üni., Sosyoloji doktorası

BARIŞ ÜNLÜ Dr., AÜSBF