'Türkiye Barış Meclisi'ne doğru

13-14 Ocak tarihlerinde Ankara'da gerçekleşen 'Türkiye Barışını Arıyor' konferansı üstüne yapılan tartışmalar, konferansın ortaya çıkardığı fikirlere karşı mesafemiz ve...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

13-14 Ocak tarihlerinde Ankara'da gerçekleşen 'Türkiye Barışını Arıyor' konferansı üstüne yapılan tartışmalar, konferansın ortaya çıkardığı fikirlere karşı mesafemiz ve tutumumuz ne olursa olsun, aslında bu toplumun tartışmaya, diyaloğa ve empati kurmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu bir kez daha gösterdi. Barışın ve demokrasinin konuşulacağı bir konferansı hazırlamak zor olmasa da, barışın teknik olarak inşasına hizmet edecek bir konferans düzenlemek, böyle bir tasarı ve iddiayla yola çıkmayı göze almak, muhtemel bir barış hareketinde rol talep etmek, savcıların, ölüm tehdidi alan bilim insanlarına, tehditçileriyle uzlaşma önerisi yapabildikleri bir ülkede o kadar kolay değil.
Hrant Dink'in öldürülmesine sebep olan milliyetçi kuşatma ve tehdit bir yana, demokrasiden ve barıştan yana olan güçlerin, başka siyasal kültürlere ve fikirlere karşı kapalı kalmak için inatla korumaya çalıştıkları 'özcü' tutumları, etnik ayrışma mesafesindeki hızlı ivme, 22 yıldır devam eden silahlı çatışmaların yol açtığı sonuçlar, solu neredeyse konuşmamızı bile imkansız hale getiren sol yelpazedeki dağınıklık hatırlandığında, bu konferansın yarattığı umudun, Kürt sorununun demokratik çözümüne dönük bir umuttan ibaret olmadığını söylemek mümkün.
Konferansın gerçekleşmesinde emeği geçenler, Türkiye'nin özgün koşullarından beslenen yeni bir barış hareketinin gerekli olduğunu düşünüyorlardı. Siyasetin kısırlığını ve yetmezliğini yenecek, siyaseti bu anlamda zenginleştirecek ve toplumsallaştıracak bir barış hareketi hayal ediyorlardı. Bu konferansta ortaya çıkan sonuç, bu anlayışın ciddi bir toplumsal kabul gördüğünü ortaya koyuyor.
Kürt demokratik hareketi, bu konferansla birlikte yeni bir sivil ve siyasal alanla buluştu. Bileşenleri, siyasal eğilimleri ve kültürleri farklılık arzeden yeni bir alandır bu. Yakın tarihin her iki halkın siyasal ilişkileri bakımından yarattığı toplumsal ve siyasal kopuşu ve ayrışmayı hatırladığımızda, bu hareket açısından düşünülen değişimin imkanlarını sunmakla kalmıyor, aynı zamanda bu hareketi daha nesnel ve gerçekçi tanımanın imkanlarını da sunuyor. Çünkü diyalog, uzlaşma ve empatiye açık bir mecra bu.
Konferansa katılan hemen herkesin ortak düşüncesi, Türkiye'de barışın, zirvede ve elitler arasında akdedilecek anlaşmalarla gerçekleşmeyeceği yönündeydi. Toplumun reflekslerini harekete geçirecek güçlü bir barış hareketi için, güçlü bir sivil alana ihtiyaç var ve sorun şimdi bu alanı güçlendirmek. Yani savaş için ağır bedeller ödeyen, şimdi de barış için bedel ödemeye hazır olanların buluştuğu bir hareketi yaratmak.
Nasıl bir örgüt modeli?
Konferansın sonuçları üstüne yapılan tartışmalara, sert eleştirilere rağmen, bu barış inisiyatifinin saygınlığı ve meşruluğu yönünde olumlu bir mutabakat oluştuğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu inisiyatifin, söyleyeceği ve yapacağı her şey toplumdan mutlaka bir kabul görecek, en azından tartışma zemini yaratacaktır. Şimdi teknik sorunlar var, çözüm bekleyen. Mesela yola nasıl bir örgüt modeliyle devam edilecek sorusu karşılık bulmalıdır. Bir Barış Meclisi gibi mi oluşturulacak bu model, yoksa sadece bir sekreterya oluşturmak yeterli olacak mı?
Konferansın bitiminde bir program taslağı deklare edildi. Taslağı bir komisyon kaleme aldı. Ama, bu komisyon, konferansta dile gelen 50'ye yakın sunumda ifade edilenlerden, önerilerden hareket etti. İnsanlar toplumsal barışın inşası için ne düşündülerse, bu taslakta kabaca yer aldı. Mesela taslak, Kürt sorununun 'bir şiddet ve terör sorunu' olmadığı tespitiyle başlıyor, ki bu tespit büyük bir öneme sahip. Neredeyse yüzyıllık bir siyasal yargıyı ve siyasal inancı sarsmaya dönük bir saptama. Yine kültürel haklar, siyasal af, demokratikleşme için kimi perspektifler, siyasal temsil hakkının önündeki en önemli mesele olan seçim barajı gibi konular, bu barış hareketinin yapacağı çalışmaların ana hatlarını ortaya koyuyor.
Konferansın yarattığı olumlu hava üstüne tartışmalar sürüyorken, Hrant Dink'in öldürülmesi, elbette gündemi bir anda çok farklılaştırdı. Fitne fesat yazılar yazmaktan usanmayan Özdemir İnce, Hrant Dink öldürüldükten sonra konferansı ele alan bir yazısında "Türkiye Barışını Arıyor konferansının sonuç bildirgesinden sonra Kürtçü fesadı Ermeni fesadına dönüşmüş bulunuyor" dedi. Bir Ermeni yazar ve gazeteci, Hrant Dink öldürülüyor, Türkiye'de yaşayan Ermeni nüfusun üç katı insan ardından gözyaşı döküyor ve Özdemir İnce, bunu da Ermeni fesadının başlangıcı olarak sunuyor okurlarına. Ahmedê Xani'nin 'Mem û Zin' destanında anlattığı ve hep fitne fesat işleriyle meşgul Beko'nun 21. yüzyıl versiyonu ya da reenkarnasyon geçiren Beko'nun bizzat kendisi midir diye düşünmeden, bu yazarın tek satırını okumanız imkansız.
Eskiler ve yeniler
İnce, taslak programın işaret ettiği 'geçtiğimiz yüzyılın başında barışın ıskalanmış olduğu' gerçeğine de itiraz ediyor. Barış içinde yaşayıp geçirmişiz yüzyılı da haberimiz yok. Barışa ihtiyacımız da yok böylece. Özdemir İnce, bize, hep tarihsel bir süreklilik içinde birbirlerinden görev devralıp durmuş Bahattin Şakirleri, Teşkilat-ı Mahsusaları unutturmak istiyor. İmparatorluk çöküp giderken, Bahattin Şakirler, Anadolu'yu etnik bir temizlikten geçirmek için, cezaevlerinden çekip çıkardıkları katillere cinayetler işletip durdular. Günümüzün Bahattin Şakirleri, Dr. Nazımları ise, "Anadolu'da ikinci bir ulusun yaşamasına izin vermemek" adına çekiyorlar ya da çektiriyorlar tetiği. Değişen bir şey yok, Teşkilat-ı Mahsusa'nın nasıl ki meşru bir işi olmamışsa, yeni teşkilatı mahsusaların ve yeni ittihatçıların de meşru bir işi yok. Ogün Samast'a Hrant'ı öldürtüyorlar önce, sonra da onu bir bayrağın altına koyup fotoğrafını çekiyorlar. Katil olay yerinden kaçarken, bağırıyor, "Bir gayrımüslimi öldürdüm" diye.. Öldürülen bir Ermeni'dir ve bu cinayet meşrudur demeye getiriyorlar.
Tam da bu sebeplerle, geçen yüzyılda barışı neden ıskaladığımızı samimiyetle düşünmek ve 1915 katliamının nedenlerini sorgulamak için, 2007 yılında işlenen Hrant Dink cinayetini anlamak ve Türkiye Barışını Arıyor Konferansı'nın önemini görmek gerekiyor.
Bu noktada, dostça eleştiriler son derece değer taşır. Yeter ki, olup biteni hakikaten kavramış olmaya dönük olsun. Davet edildiği halde, konferansa katılmayan ya da katılamayan Sayın Taha Parla'nın eleştirileri bu bakımdan düşünülmeye değer sanıyorum: "Sonuç... yönetici sınıfların ve onların ideolojik baskı ve aygıtlarının itiraz etmeyeceği, karşısında istifini bozmayacağı bir duruştan öteye gidemiyor..", "... sorunlara daha ciddi çözümler getirebilecek, başka rasyonel müzakere opsiyonları eleniyor, fazlasıyla ödüncü, uzlaşmacı diskurlar ve aşırı genişlikte cephe mantıklarıyla hareket etmekle, statükonun dilinin birazcık ötesinde bir dil kullanmakla yol alınabileceği zannediliyor", ".. Kemalist CHP halkçılığı ve organizmacılığının tortusu.."
Acaba bu düşünceler doğru mu? Konferansın demokratik talepler muhtevalı taslak programına yönelik eleştirileri okumak bile, 'statüko'yu savunanların bu konferanstan ne kadar rahatsızlık duyduğunu anlamaya yeter. Acaba diyorum farkında değil miydik hiçbirimiz, bir barış konferansında biraraya gelip statükoyu güçlendiren, Kemalizm'i ve CHP organizmacılığını yeniden canlandıran işler yaparken?!..