Türkiye Çin'leşiyor mu?

Türkiye Çin'leşiyor mu?
Türkiye Çin'leşiyor mu?

Çin de muhaliflerin sesi biraz çıksa, hemen bir şekilde susturuluyor.

Hem Çin hem de Türkiye deneyimlerine baktığımızda, ekonomik kalkınmaya ve dönüşüme verilen siyasal ve normatif değerin demokrasiden daha fazla olduğunu ve daha önce geldiğini görüyoruz
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Sabancı Üniversitesi’nde rektörümüz Nihat Berker çok güzel ve faydalı bir etkinlik düzenliyor. Öğrencilerden idari ve akademik çalışanlara kadar herkese açık, kitap okuma etkinliği. Dünyayı ve Türkiye’yi anlamada, açılım yaratmış ve vizyon-temelli kitaplar seçiliyor, okunuyor, bazen kitabın yazarı davet ediliyor ve kitap tartışılıyor. Bu sefer, Martin Jacques’ın, çok önemli ve ufuk açıcı, bugünlerde ikinci genişletilmiş baskısı çıkacak, ‘Çin’in Dünyayı Yönettiği Zaman: Batı Dünyasının Bitimi, Yeni Küresel Düzenin Doğumu’ (Penguin, 2009) kitabını okuduk. Kitabı okurken ve Martin Jacques’ı dinlerken, Türkiye’de AK Parti deneyimi ile Çin deneyimi arasındaki benzerliklerin ne kadar çarpıcı olduğunu gördüm. Bu bağlamda da, Türkiye’nin bugünü ve yarınını, AB ve ABD referansları kadar, Çin prizmasından da okumanın ve bu okumayı özellikle son yazılarımın ana teması olan, sol ve sosyal demokrasinin yapmasının yararlı olacağını düşünüyorum. 

Farklılıklar içinde benzerlikler
Şüphesiz ki, Çin ve Türkiye, çok farklı ölçekte, farklı tarihsel ve kültürel geçmişlere sahip ülkeler. Benzerlikleri abartmamak gerekir. Ama, Martin Jacques’ın Çin çalışması, Türkiye ve AK Parti deneyimi temelinde çok ilginç ipuçları barındırıyor. Jacques, Batı’nın, Batı kökenli kavramlarla Çin’i anlamada yaşadığı zorluktan bahsediyor. Birincisi, ulus-devlet kavramı. Batı’nın ulus-devlet kavramından farklı olarak, Çin’in ulus-devlet anlayışının, kültürü birleşmiş ve “medeniyetsel devlet” diyebileceğimiz bir niteliği var. Devlet güçlü fakat özellikle ekonomik kalkınma, büyüme ve dönüşüm alanlarında, toplumu kucaklayan ve kapsayan bir hareket tarzı içinde. Bunu yaparken de, tarihsel ve kültürel referansları ağırlıklı olarak kullanıyor. AK Parti deneyiminde de, Türkiye’nin ve devletin güçlendiğini, ekonominin ve dönüşümün ön plana çıktığını, ulusa kapsayıcı yaklaşıldığını ve tarihe ve kültüre referanslarla meşruiyet sağlandığını görüyoruz. Bu bağlamda, AK Parti sadece CHP’den değil, ANAP ve Demokrat Parti deneyimlerinden de farklılaşan bir özgünlük kazanıyor. İkincisi, Çin deneyiminde “dönüşüm kavramının ve dönüşümün hızının önemi”. Çin’in son yıllardaki dönüşümünü ve küreselleşmesini yakalamak ve anlamak çok kolay değil: Çin, çok hızla dönüşen ve bunu küreselleşerek yapan bir ülke. AK Parti ve Türkiye de öyle. Türkiye’nin son yıllarına damga vuran anahtar kavram, dönüşüm. Türkiye, ekonomiden kentleşmeye, AB’den küreselleşmeye çok hızlı dönüşüyor. AK Parti deneyimi de, bu dönüşüm üzerinden hareket ediyor ve kendini dönüşümün ana aktörü olarak tanımlıyor. Üçüncüsü, Çin’in ekonomik kalkınma ve dönüşüme dayalı “devlet-ulus birlikteliği” anlayışı. Çin, devlet-ulus birlikteliğini ve homojen toplum anlayışını ekonomik performans temelinde yaşattığı sürece başarılı oluyor. Ekonomik performansı devam ettirdiği sürece de başarısının devam edeceğini varsayabiliriz. AK Parti deneyimi de, ekonomik kalkınma ve dönüşüm temelinde devlet-ulus birlikteliğini varsayıyor ve dillendiriyor. Bu bağlamda, AK Parti başta Kürt sorunundan diğer farklı kimlikleri ya da siyasi konumları içeren bir alanda demokratik açılımlar yapabiliyor, ama bu açılımların sınırı ekonomik kalkınmaya ve dönüşüme zarar vermemek olarak koyuluyor. AK Parti’ye göre, Çin’de olduğu gibi, demokratikleşmenin ekonomik kalkınmaya ve dönüşüme zarar vermemesi lazım. Dördüncüsü de şu: Hem Çin hem de Türkiye deneyimlerinde, ekonomik kalkınmaya ve dönüşüme verilen siyasal ve normatif değerin demokrasiden daha fazla olduğunu ve daha önce geldiğini görüyoruz. Her iki deneyimde de, siyasi merkezin ve medeniyetsel ulus-devletin, demokrasinin güçlenmesinin ekonomik kalkınmaya ve dönüşüme zarar vermemesi üzerine net bir tavrı var.
Bu anlamda, Türkiye’nin AB ilişkileri, özellikle dış politika alanında ABD ile ilişkileri çok önemli ve kurucu nitelikte olsa da, Türkiye’nin AK Parti deneyimi içinde Çin’e çok benzediğini görüyoruz. Belki Türkiye, AK Parti deneyimi içinde Çin’leşiyor. Nasıl Batı kökenli kavramlarla Çin’i anlamak zorsa, AK Parti deneyimini de anlamak zor. Jacques kitabında, Batı’nın bir yanılgısının, Çin’in bir şekilde tökezleyeceği beklentisi olduğunu vurguluyor. Çin tökezlemediği gibi, 2020’de ekonomik olarak, dünyada birinci sıraya oturacak gibi gözüküyor. Türkiye’de de, bazı çevrelerde sıklıkla tekrarlanan AK Parti’nin tökezleyeceği beklentisinin ne kadar yanlış olduğunu görüyoruz. Bugün AK Parti, güçlü olmanın ötesinde, “egemen parti” ve Türkiye’nin 2020’lere kadar geleceğine damgasını vurma kapasitesini taşıyor. Bu anlamda da, Çin deneyimini iyi okumamız gerekiyor. Siyasi eksende de, özellikle muhalefetin ve solun bu çaba içinde olması çok yararlı olacaktır. 

Sol, ekonomi ve demokrasi
Hem sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı hem de demokrasiyi güçlendirmeyi başaran bir siyasi yönetime, Türkiye dahil bütün ülkeler büyük bir gereksinim içinde. Bugün demokrasinin doğduğu ve derinleşme aşamasına doğru gittiğini düşündüğümüz Batı ülkelerinde bile, ekonomik kriz ile demokrasi krizi birlikte yaşanıyor. Güçlü devlet, ekonomik kalkınma ve dönüşüm kapasitesi, devlet-millet birlikteliği ve birlik içinde çalışkan toplum anlayışlarının güçlendiği bir döneme, Batı dahil tüm dünya giriyor. Unutmamalıyız ki, ekonomik kalkınma ve dönüşümün maliyeti, güçlü demokrasiden ve hak ve özgürlüklere dayalı eşit vatandaşlıktan vazgeçmek, yerine sınırlı demokrasi ve kalkınmacı ve çalışkan vatandaşlık anlayışını kabul etmek olacaktır. Bu eğilim içinde, 21. yüzyıl, dünyada Çin’in yüzyılı olabilir. Çin’in demokratikleşmesini beklerken, dünya ekonomik kalkınma ve dönüşüm temelinde Çin’den öğrenme sürecine gidebilir. Ve böyle bir dünyada, AK Parti deneyimi, Çin deneyimine benzeyen yapısı içinde ilgi çekmeye ve etkili olmaya devam edecektir.
Çin’i çalışmak ve anlamak, Türkiye’yi ve AK Parti deneyimini anlamak için çok önemli bir açılım sağlayacaktır. Anlamak için farklı düşünmek gerek. Ama bunu yaparken, anlamak ve alternatif yaratmanın anahtar kavramının, ekonomik kalkınma ve dönüşüm ile demokrasinin güçlenmesi arasındaki bağlantıyı kurmak olduğunu unutmamalıyız. Muhalefet ve sol için şimdiden şu önermeyi yapabiliriz: Ekonomi vizyonu olmayan, güçlü demokrasiye inancını ilkesel ve siyaseten tutarlı bir biçimde sergileyemeyen, tepkici ve her sürece anti-AKP konum içinde bakan bir muhalefetin ve solun başarılı olma şansı yok. Ekonomi-demokrasi-eşit vatandaşlık üçgeninde, dünyayı ve Türkiye’yi anlamak gerekliliği ve çabası, Çin deneyiminin bugün bize verdiği ilk ipucudur. 

E. FUAT KEYMAN:  İstanbul Politikalar Merkezi ve Sabancı Üni.