Türkiye Cumhuriyeti pasaportu

Haber: ABDULLAH GÖK - abdullah.gok@manchester.ac.uk / Arşivi

Henley Vize Kısıtlamaları Endeksi’ne göre Türkiye vizesiz seyahat kolaylığında, tüm Avrupa ülkelerinin gerisinde kalarak, 89 ülke içinde 42. sırada yer alıyor. Ufak bir azınlığın dışındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Avrupa’daki ülkelerin yaklaşık yüzde 84’üne, Afrika’daki ülkelerin yüzde 85’ine, Asya kıtasındaki ülkelerin %73’üne, Amerika’daki ülkelerin yüzde 23’üne ve nihayet Okyanusya’daki ülkelerin yüzde 46’sına seyahat edebilmek için vizeye ihtiyaç duyuyor. Bir hesaba göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları sadece Avrupa’daki ülkelerden vize alabilmek için son 28 yılda 500 milyon avro ödedi.
Bu vahim durumun birçok boyutta çok çeşitli sebepleri olsa da, Türkiye Cumhuriyeti pasaportlarının fiziki kalitelerinin çok düşük olması öne çıkan açık nedenlerden biri. Hâlâ daktilo ile yazılan, üstüne fotoğraf yapıştırılan, sayfalarında herhangi muteber bir güvenlik önlemi olmayan, alındıktan kısa süre sonra üzerindeki yazılar silinen, cildi dağılmaya yüz tutan ve en ucuz materyalden yapılma pasaportları, Türkiye dışında sadece birkaç ülke veriyor. Birçok Avrupa ülkesi 1980’lerde bu uygulamadan vazgeçerek, makine tarafından okunabilir ve yüksek güvenlikli pasaportlar dağıtmaya başladı. 2000’li yıllarda ise daha da ileri gidilerek, üzerindeki bir çipte biyometrik veriler olan e-pasaportlar yaygınlaştı. Türkiye Cumhuriyeti pasaportları dünya standartlarının o denli gerisinde ve dolayısıyla o kadar sahteciliğe açık ki, birçok ülke seyahat edecek kişinin gerçek kimliğinin belirlenebilmesi için güvenlik önlemlerini bizatihi vize ile almaya çalışıyor.
Bu durum karşısında pozisyon alması gereken Türkiye Cumhuriyeti ise pasaportların kalitelerini ve dolayısıyla güvenliklerini artırmaya çalışmak yerine, dünyada eşi benzeri olmayan bir uygulamayla yeşil pasaport diye de tabir edilen “hususi pasaport”u icat etti. Çekirdeğini yüksek bürokratların oluşturduğu imtiyazlı kitleye vizesiz seyahat özgürlüğü tanıyabilmek için gerekli müzakereler, 1980’lerde hızlıca tamamlandı. Hususi pasaport sahipleri Avrupa’nın birçok ülkesinin oluşturduğu Schengen bölgesine, diğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının aksine vizesiz seyahat edebilir hale geldi. Önceleri sadece bürokrasinin kaymağından oluşan bu kitle, her yeni iktidarın pasaport kanununa eklediği maddelerle genişledi ve nihayetinde değişik küçük memur kesimi ve onların çocuklarının da dahil olmasıyla nüfusun yaklaşık yüzde 10’una ulaştı. Yeşil pasaport uygulaması sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin aklına gelmiş bir icat olarak literatüre girdi. 

En pahalı pasaport
Bu arada bu imtiyazlı kitle içerisinde imtiyazlarının gereğinden fazla azaldığı düşünülen devlet büyükleri için, normalde sadece çok kısıtlı bir diplomatik meslek grubu tarafından ve sadece görevleri dahilinde kullanılması gereken diplomatik veyahut kırmızı pasaportun mevzuatı esnetildi. Durum o kadar vahim hale geldi ki, Türkiye Cumhuriyeti tarafından gayriresmi olarak istihdam edildiği sonradan iddia edilen çeşitli firari ve hükümlü, gerçek ve sahte değişik renklerden pasaportlarla Avrupa’da yakalandı.
Türkiye bürokrasisi kendisi için bu imkanları yaratabilmek adına, imtiyazsız vatandaşların alabildiği “umuma mahsus” pasaportların fiyatlarını o derece yükseltti ki, Türkiye Cumhuriyeti pasaportu nominal olarak dünyanın en pahalı, reel (kişi başına gelirin yüzdesi) olarak da dünyanın 15. en pahalı pasaportu oldu. Daha sonraları, Türkiye Maliye’si yurtdışına çıkış harcı denilen benzersiz vergiyi de icat etti ve böylece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının uygar dünya ile bütünleşmesi önünde bir engel daha yaratıldı. Hem Maliye’nin “gelir kaybına” uğramak istememesi hem de bürokrasinin genelinin pasaportu bir kimlik ve seyahat belgesinden ziyade vatandaşın yurtdışına çıkarak memleketin imajını bozmasını engellemek için kullanılacak bir araç olarak görmesinden dolayı, dünyanın çok uzun süre önce terk ettiği pasaport temdidi uygulaması devam etti ve Türkiye Cumhuriyeti pasaportları dünya standardı olan 10 yıl yerine en fazla 5 yıllık olarak tanzim edilegeldi. Uygar dünya ülkelerinin “vatandaşımızı koruyun kollayın” mahiyetinde notlar yazdığı sayfalar, Türkiye Cumhuriyeti pasaportlarında “bu pasaport Türkiye Cumhuriyeti devletinin malıdır” tarzından tehditkâr ikazlara tekabül etti. 30 Nisan 2010 tarihine kadar Türkiye Cumhuriyeti, en azından makinede okunabilir standartta pasaportları hayata geçirmeye başlayamazsa, bu işin asıl maliyeti, ICAO antlaşması gereği çok büyük ihtimalle artık uluslararası havayolu yolculuğu yapamayacak veya önemli sorunlar yaşayacak olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından ödenecek.
Türkiye Cumhuriyeti pasaportlarının Avrupa ülkelerinin 1980’lerde geçmiş olduğu makinede okunabilir standarda ulaştırılması için 2004 yılından beri yapılan çalışmalardan sonuç alınamaması, yukarıda sayılan tüm olumsuzlukların üstüne tuz biber oldu. Önce Darphane’de biyometrik çip alımı için yapılan ihalenin iptali ve sonucunda birçok bürokratın görevden alınması ve daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yapılan pasaport tanzim sistemi ihalesinin birkaç defa iptali, son beş yıldır her altı ayda bir yetkililerin daha sonraki altı ay içinde çıkacağını açıkladığı yeni nesil pasaportların, ICAO’nun belirlediği Nisan 2010 sınırından önce yetiştirilmesini zaten zorlaştırmıştı. Fakat daha sonra yeni nesil pasaportlara geçilmesi meselesi, Maliye Bakanlığı’nın standart gereği geçerlilik süresi 10 yıllık olacak yeni nesil pasaportların gelir kaybına neden olacağı, Milli Savunma Bakanlığı’nın ise böylelikle 10 yıllık pasaportu alan memleket delikanlılarının kutsal vatan toprağını savunmasız bırakacağı endişesiyle süreci engellediği iddiası ve son olarak TÜBİTAK’ın olaya dahil olması ile tam bir Aziz Nesin hikâyesine döndü. 2004’ten bu yana dört Dışişleri Bakanı, üç İçişleri Bakanı ve sayısız bürokrat şahsen verdikleri sözü tutamadılar.
Daha doğru düzgün bir pasaport basıp bunu hak eden kişilere makul bir maliyetle dağıtamayan bir Türkiye’nin, ne vatandaşları için seyahat özgürlüğü sağlayabilmesi ne de gülünç duruma düşmeden bölgesinde lider ülke olma iddiası taşıyabilmesinin olanaklı olduğu anlaşılıncaya değin bu meselenin çözülemeyeceği çok açık.
 
ABDULLAH GÖK:Manchester Üni.