Türkiye iyice muhafazakârlaşıyor

Sünni-İslamcı merkeze sahip muhafazakârlık, çokboyutlu ve çok aktörlü hareket eden bir oluşum. Siyasi düzeyde, 2002'den bugüne 'Türkiye'yi yöneten güçlü ve seçim kazanma temelli hegemonyasını kurmuş AKP iktidarını' içeriyor
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Türkiye’nin son yıllarda geçirdiği büyük dönüşümün bir ayağı küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçleri ve bu süreçler içinde dünya siyasetinde giderek artan “kilit ülke/bölgesel ve yükselen güç” konumuysa, hiç şüphesiz ki, diğer ayağı da kendi içinde yaşadığı ve toplumsal ilişkilerin her alanına yansıyan “muhafazakârlaşma süreci/dalgası” oldu. Radikal İki’de yayınlanan geçen haftaki yazımda, bugün yaşadığımız rejim tartışmalarının, kurumsal çatışmaların ve toplumsal kutuplaşma/ayrışma sorunlarının temel nedeninin, esasında, hayatımızın her alanında yükselen ve yaygınlaşan “muhafazakârlaşma süreci/dalgası” olduğunu savunmuştum. Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycıoğlu’nun çok önemli gördüğüm, Türkiye’de Muhafazakârlaşma Dalgasının Yükselişi (Palgrave, 2009) başlıklı yeni çalışmalarına dayanarak geliştirmeye çalışmıştım. Yine bu çalışmaya dayanarak, Türkiye’nin bugünü ve yarınının temel riski olarak gördüğüm muhafazakârlaşma dalgası üzerine yaptığım çözümlemeye bu yazıda da devam etmek istiyorum.

Muhafazakârlaşma dalgasının yükselişi
Son yıllarda, belki de biraz abartma riskini de alarak söyleyebiliriz ki, alarm veren nitelikte bir muhafazakârlaşma dalgasını, toplumsal yaşamın her alanında yaşıyoruz. Bu sorun üzerine ciddi olarak eğilmediğimiz sürece de bu dalganın yaygınlaşmasını ve derinleşmesini izlemeye devam edeceğiz. Farklı kimlikler arası ilişkilerde hoşgörü ve empati eksikliğinin ve birlikte yaşama normlarının zayıflamasının alarm verici noktaya gelmesi, bu dalganın yarattığı risklerin ciddiyetini gösteriyor. Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycıoğlu, veri temelli bir dizi araştırmalarını birleştirerek ve tarihsel, toplumsal süreçlere de eğilerek hazırladıkları çalışmalarında, bu riskin ve tehlikenin altını çiziyorlar. Kültürel farklılığa/çeşitliliğe ve değişime karşı tepki ve kendi değerlerini farklı değerleri ötekileştirerek yüceltme olarak tanımlayabileceğimiz muhafazakârlaşma dalgası, yaygın bir hastalık gibi, toplumsal yaşamın her alanında, siyasetten yaşam tarzına kadar uzanan geniş bir yelpazede yaygınlaşıp derinleşiyor. Bu süreçte önplana çıkan ve “mahalle baskısı” ya da “Türkiye Malezyalılaşıyor mu” soru(n)ları etrafında tartışılan kesim ve olgu da, Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu’nun adlandırmasıyla, “Sünni-İslamcı merkeze sahip muhafazakârlık”.

Sünni-İslamcı merkezli muhafazakârlık
Sünni-İslamcı merkeze sahip muhafazakârlık, çokboyutlu ve çok aktörlü hareket eden bir oluşum. Siyasi düzeyde, 2002’den bugüne “Türkiye’yi yöneten güçlü ve seçim kazanma temelli hegemonyasını kurmuş AKP iktidarını” içeriyor. Ekonomik düzeyde, hem MUSİAD vb. örgütleriyle kurumsal olarak güçlenen, hem küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerinden faydalanan ekonomik dinamizme sahip hem de giderek artan nitelikte “yeni orta sınıf ve burjuva kimliğini yaşama geçiren bir muhafazakârlık-ekonomik kimlik birlikteliğini” içine alıyor. Öte yandan, Gülen hareketinden diğer cemaat yapılarına; kültürel kimlik taleplerinden tüketim kalıpları ve yaşam tarzı tercihlerine kadar uzanan bir alanda hareket eden “toplulukçu-muhafazakâr bir örgütsel ve kültürel toplumsal ilişkiler ağını” içinde taşıyor. Bu kurumsal ve sınıfsal kimlik yapısı içinde Sünni-İslamcı muhafazakârlık, Türkiye’nin dönüşümünün en önemli, aktif ve başarılı aktörü ve boyutunu oluşturuyor; Türkiye modernleşme sürecine “muhafazakâr modernite” niteliği kazandırma gücüne sahip. Bu önemli oluşum, ileride belki de, Türkiye’de özlediğimiz çoğulcu, adaletli ve demokratik siyasi, toplumsal yaşamın oluşmasına katkı verecek bir nitelik alacak; demokratik sistemin güçlenmesine, derinleşmesine katkı veren bir aktör olacak. Ama bugünkü hareket tarzı içinde, demokrasiyi araçsallaştıran, özgürlük ve kimlik taleplerine sadece kendi özgürlük alanı içinde bakan, dinsel, cinsel, etnik kültürel çeşitliliğe ve farklılığa giderek kendisini kapatan bir nitelik taşıyor. Kürt sorunundan Alevi sorununa, kadın sorunundan farklı cinsel yönelimlere sahip kimlik taleplerine yaklaşımı içinde, Sünni-İslamcı muhafazakârlık kültürel çoğulculuğa, çeşitliliğe ve farklılığa kapalı bugünkü yapısı içinde Türkiye’nin dönüşüm süreci ile muhafazakârlaşma dalgası arasındaki birlikteliği simgeliyor.

Laik-orta sınıf muhafazakârlığı
Özellikle son on yılda derinleşerek yaşadığımız toplumsal dönüşümün en önemli boyutlarından biri de, tarihsel olarak Türkiye modernleşmesinin taşıyıcı aktörlerinin başında gelen laik-orta sınıflarının giderek muhafazakârlaşması oldu. 
Laik orta sınıfların bu dönem içinde, büyük ölçüde, değişimden korkan, geleceğe şüpheli bakan, kültürel çoğulculuğa, çeşitliliğe ve farklılığa giderek kapalı hale gelen, küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerine şüpheci yaklaşan, tepkici milliyetçiliği destekleyen, rejim koruma amacını demokratikleşmenin önüne koyan, ve bu temelde de, siyasete siyaset-dışı askeri ve yargısal müdahaleleri büyük ölçüde destekleyen davranış ve hareket etme eğilimi içine girdiğini gördük. Laik orta sınıf muhafazakârlığı diye adlandırabileceğimiz bu eğiliminin ortaya çıkması ve güçlenmesi şüphesiz ki nedensiz değil. Bu nedenleri kısaca şöyle sıralayabiliriz. Siyasal-ekonomik boyutta, tarihsel olarak hem ekonomik, hem bürokratik hem de statüsel olarak Türkiye modernleşme sürecinde egemen konumda olan laik orta sınıflar bu konumlarını Sünni-İslamcı muhafazakârlığın aktörleri olan yeni orta sınıflara karşı kaybetme durumunda kalıyorlar. Siyasi boyutta, CHP’nin gerek seçim kazanma iddiasının olmaması, gerekse de AKP’nin seçim başarılarına ve böylece sağladığı seçim hegemonyasına karşı demokratik ve siyasi yollarla güçlü mücadele etme çabasını taşımaması, laik orta sınıfların kendisini Sünni-İslamcı muhafazakârlığa karşı güçsüz ve siyaseten korumasız olarak algılamasına yol açıyor. Böylece de, ideolojik boyutta da, laik orta sınıflar, büyük ölçüde, bir taraftan değişime karşı tepkici milliyetçiliği, diğer taraftan da, AKP hükümetine karşı askeri ve yargısal müdahaleleri destekleyen ve laik rejimi koruma adına demokrasiden vazgeçen bir eğilime girebiliyorlar. 

Demokratikleşmeyi desteklemeliyiz
Tüm bu boyutları içinde, laik-orta sınıf muhafazakârlığı, Sünni-İslamcı muhafazakârlıkla birlikte, son yıllarda yaşadığımız toplumsal değişimin çok önemli bir boyutu ve aktörünü oluşturuyor. Muhafazakârlık dalgasının, Türk ve Kürt etnik milliyetçiliğini de içerdiğini ve böylece daha da güçlendiğini söylemeliyiz. Muhafazakâr dalganın bu farklı boyutlarını da hesaba katmak, bu dalganın özde taşıdığı zararlı ve riskli nitelikleri değiştirmeyecektir. Muhafazakâr dalga, Türkiye’nin reel sorunlarını tartışan değil, aksine siyasi kutuplaşmalara ve kurumsal çatışmalara yol açan ve aşırı sembolik/ideolojik eksenli bir siyaseti ortaya çıkarıyor; Türkiye’yi istikrarsızlaştırıyor; demokrasiyi zayıflatıyor; siyasete siyaset dışı otoriter müdahalelere zemin hazırlıyor. Bu dalganın hiçbir sınıfa, hiçbir kimliğe uzun dönemde faydası yok. Bugün bu dalgayla güçlü konumda olanlar, yarın zayıf konuma düşebilir. Bu dalganın Türkiye’ye büyük zarar verdiğini ve vermeye devam edeceğini, başta hükümet ve ana muhalefet partileri, aynı zamanda orta sınıflar ve sivil toplum aktörleri görmeli. Dünya deneyiminden biliyoruz ki, muhafazakârlaşma dalgasına karşı direnç ve başarı, demokratikleşmede, demokratik rejimin ve kültürün güçlendirilmesinde yatıyor. Bu da, karşılıklı güven-hoşgörü-uzlaşma-müzakere duygusunun güçlendirilmesi için çabayı gerekli kılıyor. Bu çaba için çalışma tercihini her aktörün, hepimizin yapması gerekiyor.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.