Türkiye nereye gidiyor?

Bir tarafta işgal altındaki Irak'ın iç savaşta giderek parçalanması ve oluşacak siyasi istikrarsızlığın tüm Ortadoğu bölgesine yayılması tehlikesinin, diğer tarafta da cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler gibi iki önemli seçimi aynı zaman diliminde yaşanmasının yaratacağı sorunlar ve riskler sonucunda...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Bir tarafta işgal altındaki Irak'ın iç savaşta giderek parçalanması ve oluşacak siyasi istikrarsızlığın tüm Ortadoğu bölgesine yayılması tehlikesinin, diğer tarafta da cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler gibi iki önemli seçimi aynı zaman diliminde yaşanmasının yaratacağı sorunlar ve riskler sonucunda, 2007 yılının Türkiye için zor bir yıl olacağını biliyorduk. Fakat Türkiye'nin 2007'nin ilk beş ayına sığdırdığı gelişmeler, hem içeride başta iktidar partisi AKP olmak üzere hepimizi şaşırtmaya ve giderek korkutmaya devam ediyor hem de dünya kamusal ve akademik söyleminde Türkiye'yi bir kere daha önemli bir gündem maddesi yapıyor. Bugün Türkiye, sayıları artık rahatlıkla milyonlarla ifade edilen kitlelerin arka arkaya yaptığı, toplumsal hareketlenmeleri ve gösterileri içeren "Cumhuriyeti Koruyalım" mitinglerine sahne oluyor. Ve 1980 darbesinden sonra giderek siyasetin dışında kalan kitlelerin özellikle AKP yönetimine karşı, AB, ABD ve küreselleşme karşıtlığını şu ya da bu derecede içeren, özellikle merkez solda ve sağda yer alan partiler arası "birleşme"yi seslendiren, ama fiziki şiddet içermeyen demokratik tepkilerine sahne oluyor.
Olumluluk
Bu anlamda, son dönemde benim "gösteri demokrasisi" olarak nitelediğim toplumsal olguyu, -yani siyasi temsil sorunu yaşayan kitlelerin yaşadıkları dönem ve kendi sınıfsal ya da kültürel kimlikleri temelinde duydukları korku ve endişeleri gösteri yoluyla seslendirmelerini-, Türkiye'de şaşırtıcı kalabalıklar yoluyla izliyoruz. Toplumun siyasete katılımı temelinde önemli olan bu kalabalıklar, şiddet içermediği sürece, toplumun aşağıdan yukarıya doğru siyasallaşmasını ve siyasete dolaylı katılımını simgelediği ölçüde, olumlu bir gelişme olarak görülmeli. Tandoğan, Çağlayan, Manisa, İzmir ve şimdi beklenen Denizli ve Samsun "Cumhuriyeti Koruyalım" mitingleri; büyük kalabalıkların katılımıyla oluşan gösteriler, korku ve endişelerin dile getirilişi, "Türk Bayrağı" altında ve "Laik ve Tam Bağımsız Türkiye" sloganıyla bütünleşen kalabalıklar ve bu eksende gösteri demokrasisi temelinde toplumsal hareketlenme ve siyasallaşma. Bu siyasallaşma, Türkiye'de laiklik ilkesinin ve bu ilke içinde yaşanan korku ve endişelerin dar değil, aksine geniş kalabalıklar tarafından desteklendiğini ve yaşandığını gösterdi.
Risk
Buna karşın, bugüne kadar bu siyasallaşmanın siyasal arenaya, siyasal aktörler yoluyla taşınmadığını, daha da kötüsü, bu korku ve endişe temelli siyasal tepkinin siyasal bir vizyona, siyasal bir toplum yönetimi stratejisine dönüştürülmediğini görüyoruz. CHP ve başkanı Deniz Baykal, bu kalabalıklara büyük saygısızlık göstererek DSP ile birleşme görüşmelerini, kendi siyasal iktidar ve siyasi rantını artırmak için kullanıyor, DSP'yle, parti kapatma ve küçük sayıda milletvekili verme ekseninde bir pazarlığa girişiyor. Büyük balık küçük balığı yutar mantığıyla, Cumhuriyet mitinglerine gelen kalabalığı kullanarak, kendini seçimlerde daha avantajlı duruma getiriyor. Benzer şekilde DSP de, bu kalabalıklardan faydalanarak, son seçimlerde aldığı başarısızlıktan kurtulup kendi siyasal gücünü artırma temelinde, dolayısıyla daha fazla milletvekili ekseninde, CHP ile pazarlıklar yapıyor. Bu kalabalıklarda ben varım diyor, ama kalabalıklara saygı yok. Kalabalıkların korku ve endişelerini siyasal söylem ve stratejiye dönüştürecek bir sol birleşme arayışı içinde olmak yerine, bu kalabalıkları kullanma ve böylece kendi siyasi rant ve nemasını yükseltme girişimde oluyor. Sonuçta, kalabalıklar kendi korku ve endişeleri içinde "laik Türkiye için birleşin ve AKP'ye karşı güçlü olun" diye bağırırken, bu kalabalıkları "sözde dinleyen ama özde kullanarak saygısızlık gösteren" bu iki parti, bu tepkileri Türkiye'yi iyi ve adaletli yönetime dönüştürmek yerine, kendi aralarında siyasal nema ve ranta dönük pazarlıklar yapıyor ve güven bunalımı yaratıyorlar.
Türkiye'nin demokratik ve sivil yaşamı temelinde, üzerlerine çok önemli ve tarihsel görev düşen bu iki partinin yarattığı sorun, sadece kendilerine seslenen kalabalıkları kullanmaları değil, dahası bu kalabalıkların beraberinde taşıdığı siyasi temsil sorununu derinleştirerek, aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı, askeri darbe isteyici söylem ve ideolojilerin eline bırakmaları olarak tezahür ediyor. Diğer bir deyişle, gösteri demokrasisini askeri darbe isteyen kalabalıklara dönüştürüyor. Bu bağlamda, gösteri demokrasisinin, iki hatta üç farklı ve çatışan Türkiye yaratma riskini artırması, laiklik ekseninde kutuplaşan Türkiye'ye, Erzurum mitingindeki kalabalığın taşıdığı "Türk Bayrağı" ortaklığı fakat laiklik farklılaşmasının yaratacağı, dışlanmış bir de üçüncü Türkiye tablosunun, Kürt sorununun simgelediği Türkiye tablosunun eklenmesini ortaya çıkarıyor. İçinde siyasi temsil sorunu içeren gösteri demokrasisi, talepleri siyasete taşınmadığı sürece ve bu talepler siyasette yer almadığı sürece, çok rahatlıkla Türkiye'yi, hiç istemediğimiz ve kendisini çok kötü ve sorunlu günlere taşıyacak bir yere götürme riskini de barındırıyor. Bu, gösteri demokrasisini yaratan kalabalıkların kendi korku ve endişelerinin karşılanması için, sivil siyaseti bırakıp askeri darbeleri desteklemeye yönelmesi tehlikesidir ya da bu kalabalıkların Türkiye'yi birleştirmek adına başlattıkları gösterilerin, iki, üç farklı ve kutuplaşmış 'Türkiyeler' yaratmayla sonuçlanması tehlikesidir.
Başta CHP ve DSP, bu kalabalıkları kullanan siyasi müzakereleri içinde, esasında bu tehlikeyi körüklüyorlar. Bundan sonra birleşme belli bir şekilde zorunluluk sonucu olsa da, bu tehlike devam edecek. Zaten CHP Başkanı Deniz Baykal'ın bu kalabalıklar içinden, -yazılı ve görsel basın içinde izlediğimiz söylemleriyle-, objektif olarak, en fazla askeri darbe yanlısı ve en az sivil-demokratik siyaset inancında olan aktörler olarak niteleyebileceğimiz iki kadın akademisyene teklif götürmesi de; Türkiye'nin en fazla sosyal demokratik bir siyasi yönetime gereksinim duyduğu bu dönemde, CHP'nin ve kendisinin, sivil-demokratik yönetime inancının ne kadar az olduğunu simgeliyor. Bu kalabalıkların taleplerini, sivil-demokratik zeminin dışında aramaları tehlikesine karşı gözlerini kapadığını gösteriyor.
Türkiye nereye gidiyor?
Bu bağlamda, gösteri demokrasisi olumluluklar kadar önemli riskleri de taşıyor. Türkiye, demokrasi ile askeri darbe, demokrasi ile tepkici milliyetçilik arasında bir "belirsizlik ve geleceğe karşı güvensizlik" boşluğuna doğru hızla kayıyor. 2007 yılında Türkiye, sevgili Hrant Dink'in katliyle başlayan, Malatya katliamıyla devam eden şiddet ve vahşet eylemlerine sahne oldu. Bu yıl, cumhurbaşkanlığı seçimleri içinde, -başta AKP olmak üzere, belki onun kadar CHP, DYP, ANAP, Anayasa Mahkemesi ve TSK'nın aldığı kararlar ve söylemlerle-, siyaset bir rejim krizine, bir siyasal kaosa dönüştürüldü. Bu yıl içinde, 27 Nisan 2007 gecesi, 11.20'de Türkiye bir askeri muhtıra ile karşılaştı. Bu kriz çok kötü yönetildi, siyaset "toplam-sıfır" olarak adlandırabileceğimiz tam anlamıyla bir kaybetme ve kazanma ilişkisine indirgendi. Bu dönem içinde, Türkiye, gösteri demokrasisi ile tanıştı. Olumlulukların, risklerin, belirsizliklerin geleceğini muğlaklaştırdığı ve güvensizleştirdiği bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
Peki, Türkiye nereye gidiyor? Bu soru ne bizim için ne de Türkiye'yi izleyen uluslararası uzmanlar için artık kolay yanıt verilebilecek bir soru değil. 11 Eylül sonrası dünyanın medeniyetler arası çatışma tezine karşı, İslam ile modernite-demokrasi-liberal pazar değerlerinin "birlikte ve birarada olabileceğini" sergileyen, bu yönüyle de "medeniyetler arası diyalog olasılığının önemli aktörü" olarak algılanan Türkiye, bugün kendi kimliği, kendi ruhu, kendi birlikteliği ve farklılıklar arası birliktelik olasılığı temelinde hızla bir çatışma ortamına yol alıyor. Dahası Türkiye, siyasetin, daha önce Gürcistan ve özellikle Ukrayna örneklerinde olduğu gibi, hızla sivil-demokratik zeminin dışına çıkma riskinin arttığı bir döneme giriyor. 22 Temmuz 2007'de yapılacak seçimlerin bu riski ne kadar düşürebileceği bile şüpheli. Hatta seçim sonrası Türkiye, bu riskin giderek arttığı bir Türkiye bile olabilir. Bu olasılık düşük değil. Aynı zamanda, bugün büyük zarar görmüş siyaset ve yaygınlaşan gösteri demokrasisi, giderek birbirleriyle çatışan ve kutuplaşmış iki ya da üç farklı Türkiye tablosunu ortaya çıkartabilir. Türkiye, çok ciddi bir "farklılıkların birarada yaşayamaması sorunu"yla karşı karşıya kalabilir.
Bu anlamda, bugün, son dönemde ciddi hasar gören siyasetin demokratik zeminde yeniden kurulma zamanıdır. Başta AKP ve CHP, tüm siyasi aktörlere, tüm devlet aktörlerine, medyaya ve aydınlara, tarihsel bir görev düşüyor. Tüm bu aktörler Türkiye'nin iyi ve adaletli yönetimini istemeli; hukuku siyasallaştırmak yerine Türkiye'nin reel sorunlarına eğilmeli, kalabalıkları kullanmak yerine Türkiye'nin reel sorunlarını çözecek demokratik politikalar üretmeli ve demokrasi ve siyaseti dışardan yapılacak müdahalelere karşı korunmalı ve güçlendirmelidirler. 'Zaman, siyaseti ve demokrasiyi koruma ve yaşama geçirme zamanıdır'.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.