Türkiye'de demokrasi tehlikede

1970'lerden bugüne dünya, demokrasi temelinde bir ikilem yaşıyor: Bir taraftan demokratik seçimler sonucunda seçilmiş hükümetlerin yönettiği ülke sayısının dünyada giderek arttığını, dolayısıyla da, bir siyasi rejim olarak "demokrasinin küreselleştiğini" görüyoruz.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

1970'lerden bugüne dünya, demokrasi temelinde bir ikilem yaşıyor: Bir taraftan demokratik seçimler sonucunda seçilmiş hükümetlerin yönettiği ülke sayısının dünyada giderek arttığını, dolayısıyla da, bir siyasi rejim olarak "demokrasinin küreselleştiğini" görüyoruz. Diğer taraftan da, "bireysel, kültürel ve sosyal hak ve özgürlüklerin korunması ve genişletilmesi" temelinde "demokrasi kavramının içinin boşaltıldığı" bir dünyada yaşıyoruz.
Radikal İki'de geçen hafta yayımlanan yazımda, demokrasinin bugün karşı karşıya olduğu tehlikenin kaynakları üzerinde duran bir çözümleme girişiminde bulunmuştum.
Bu yazıda da, bu çözümlemeyi Türkiye örneğinde yapacağım. Aralarındaki ideolojik farklılıklara rağmen, tüm siyasi, devlet, ekonomik ve sivil toplum aktörlerinin dillerinden düşürmedikleri bir demokrasi söyleminin popülerleştiği bir Türkiye'de yaşıyoruz. Ama aynı zamanda, bu Türkiye, demokrasinin içinin sürekli boşaltıldığı ve demokratik kültür ve demokratik toplum olgularında ciddi sorunlar yaşayan bir Türkiye. Dünya-tarihsel bağlamına paralel olarak, Türkiye'de de, demokrasinin yüzyüze bulunduğu tehlikenin kaynaklarının, (a) "siyasetin güvenlikleştirilmesi" (the securitization of politics) (b) "siyasetin pazarlaştırılması" (the marketization of politics) ve (c) "kamusal tartışmanın gerilemesi" (the decline of the public) süreçleri ve bu süreçlere ek olarak da, son yıllarda giderek açık bir biçimde yaşanan (d) "siyasi partilerin işlevsizleşmesi" (the dysfunctionality of political parties) olgusu olduğunu düşünüyorum. Aşağıda bu süreçlerin kısa bir çözümlemesini yapacağım.
Siyasetin "güvenlikleştirilmesi"
1990'lı yıllardan bugüne Türkiye'de, gerek PKK terörü gerekse de İslami kimliğin siyasallaşması süreçleri temelinde yaşanan sorunların önemli bir boyutu da siyasetin, "devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü" ve "Cumhuriyet rejiminin korunması" adına, aşırı bir tarzda ve bu sorunları üreten kaynaklara gitme yolunu tercih etmek yerine, özellikle de merkez sağ ve merkez sol partiler tarafından "güvenlikleştirilmesi" sorunu.
Şüphesiz ki, güvenlik ve rejim sorunları, uzun dönemli, kalıcı ve toplum tarafından desteklenmiş çözümler gerektiren ciddi ve reel sorunlar. Fakat, siyasetin güvenlikleştirilmesi sorunu, siyasi partilerin bu sorunları çokboyutlu yapıları ve kaynakları içinde çözümlemek ve bu sorunlara çözüm üretmek yerine, bu çözümü, asker ve yargı bürokrasisi gibi siyaset dışı alana ve aktörlere bırakmaları sonucunda ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, güvenlikleştirme süreci, siyasetin odağına devlet ve rejim güvenliği sorunu yerleştirerek, hem diğer önemli ekonomik, siyasal ve kültürel sorunların siyasal alanda geri plana atılması hem de güvenlik adına demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması sorununu da içeriyor. Böylece de, siyasetin güvenlikleştirilmesinin, Türkiye'de demokrasinin derinleşmesi önünde bir engel ve risk öğesi oluşturduğunu gözlemliyoruz. 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi yaşadığımız süreç ve bu seçimlerde bugünün muhalefet partileri dahil, çoğu partinin seçim stratejisi, bize siyasetin güvenlikleştirilmesi sürecinin ve olgusunun açıklayıcı örneklerini sunuyor.
Siyasetin "pazarlaştırılması"
Siyasetin güvenlikleştirilmesi yoluyla demokrasinin içinin boşaltılması, Türkiye'de demokrasinin yüzyüze olduğu tehlikenin tek kaynağı değil. Bu tehlikenin daha önce, 1980'lerde başlayarak yaygınlaşan, derinleşen ve hızlanan neoliberal küreselleşme süreçlerinin daha da belirgin kıldığı, "siyasetin pazarlaştırılması" süreciyle başladığını biliyoruz. Siyasetin pazarlaştırılması, siyaset yapma zihniyet ve eyleminin serbest pazar olgusu ve değerlerine, özellikle de bireycilik ve "para sahibi olmanın bireysel, statü-temelli konumsal ve siyasal güç sağlayacağı" düşüncelerine indirgenmesi anlamına geliyor. Devletin ekonomik olarak küçültülmesi ve bireyciliğin güçlendirilmesinin siyasette verimlilik ve etkililik yaratacağı düşüncesi siyasete hakim kılınmaya çalışılıyor. Fakat, "serbest pazar siyaseti şekillendirmelidir" saptaması temelinde hareket etmek, bir taraftan siyaseti pazar olgusuna indirgerken, diğer taraftan da hem yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık ve hukuksuzluk gibi sorunları ortaya çıkartırken hem de hukukun üstünlüğü, insani kalkınma, sosyal adalet, dayanışma, özgürlük, katılım vb. demokratik normların sürekli ertelenmesi sorununu yaratıyor. Türkiye'de toplumsal yaşam içinde "parası olan güçlüdür" mantığı yaygınlaşıyor. Dahası, ekonomisi büyürken, yoksulluktan insani kalkınma eksikliğine ciddi bir sosyal adalet sorunu yaşayan bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da, demokrasinin içinin siyasetin pazarlaştırılması yoluyla boşaltılması anlamına geliyor.
Kamusal tartışmanın gerilemesi
Türkiye'de siyasetin "güvenlikleştirilmesi" ve "pazarlaştırılması" olguları kadar demokrasiyi tehlikeye sokan bir gelişme de, 1980'lerden bugüne tüketimin ve eğlence kültürünün kamusal tartışmaya karşı giderek artan gücü oldu. Bu yıllar içinde ve bugün, bir taraftan "para kazanmak= güç elde etmek" denklemine, diğer taraftan da tüketim ve eğlence kültürüne mahkum olmuş, bu temelde de ciddi bir "kültürel yozlaşma" sorunu yaşayan bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu sorun Türkiye'de, hem toplumsal yaşam içinde, kamusal tartışmanın ve kamu yararının öneminin giderek azalması biçiminde hem de okumayan, eleştirel düşünmeyen, toplumsal sorunların çözümüne katkı vermeyen, hatta bu sorunlarla ilgilenmeyen, buna karşın tüketim ve eğlenme istenci yüksek bir aşırı bireyci benlik anlayışının ortaya çıkması biçimlerinde tezahür ediyor. Kamusal tartışmanın gerilemesi, kültürel yozlaşmanın ilerlemesi ve toplumsal sorunlara ilgisizliğin yaygınlaşması ve bu gelişimlerin görsel ve yazılı iletişim aygıtları tarafından desteklenmesi de, Türkiye'de demokratik bir toplum ve kültür yerine, toplumsal yaşamın bireycilik/cemaatçilik ekseninde örgütlenmesi olgusunu yaratıyor, ki bu da demokrasinin içinin boşaltılması anlamına geliyor.
Siyasi partilerin "işlevsizleşmesi"
Bu üç olumsuz gelişmeye dur diyebilecek, siyasetin içini kamusal yarar temelinde dolduracak ve kamusal tartışmayı da, daha iyi ve adaletli yönetilen bir Türkiye yaratılması için destekleyecek temel aktör siyasi partiler, daha sonra da sivil toplum örgütleridir. Son yıllarda sivil toplum örgütleri içinde bu yönde çalışmayı kendilerine amaç edinmiş örgüt sayısı arttı, ama aynı gelişmeyi siyasi partiler için söylemek olanaklı değil. 1990'lardan bugüne, özellikle merkez sağ ve merkez sol partilerin tam aksi bir eğilim içinde, giderek Türkiye sorunlarından koptuklarını, toplumla bağ kurmada zorlandıklarını ve giderek "işlevsizleştiklerini" görüyoruz. Bu işlevsizleşme, partilerin siyaseti, toplumsal sorunlara çözüm bulma ve Türkiye'yi iyi ve adaletli yönetme temelinde değil de, tam aksine parti içi iktidar mücadelesinde güçlenme, siyasi rant ve ekonomik nema elde etme etkinliği olarak görmelerinde ortaya çıkıyor. İşlevsizleşen siyasi partiler, kendi çıkarlarını ve iktidar mücadelelerini kamusal yarardan daha öncül ve önemli görüyor, böylece işlevsizleşiyor, toplum içinde güven sorunu yaşıyor ve sonuçta da demokrasinin içini boşaltarak, demokrasiyi tehlikeye sokan temel aktör konumuna geliyorlar.
Demokrasiyi tehlikeye sokan ve siyasetin güvenlikleştirilmesi, pazarlaştırılması, kamusal tartışmanın gerilemesi ve siyasi partilerin işlevsizleşmesi olarak adlandırdığımız bu olgular temelinde bir Türkiye çözümlemesi yaptığımız zaman, hem AKP'nin niye ve nasıl arka arkaya seçim kazandığı üzerine önemli ipuçları elde ediyoruz hem de bugün konuştuğumuz "terör", "muhafazakârlaşma", "türban" vb, sorunların, esasında daha ciddi bir sorunun semptomları ya da sonuçları olduğunu görüyoruz. Bu saptamayı, gelecek hafta, bu konuyla ilgili son yazımda açımlayacağım.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.