Türkiye'de yeni otoriter hegemonya

Türkiye'de yeni otoriter hegemonya
Türkiye'de yeni otoriter hegemonya

Artık, milli irade= Tayyip Erdoğan oldu.

Bugünkü Türkiye'nin rejimi, seçimli otoriterdir. Otoriterliğini de sadece eylemlerinde değil, muazzam sosyo-politik gücünde ve eylemlerine anlam veren hegemonyacı sağ popülist ideolojisinde aramak gerekir
Haber: YUNUS SÖZEN - yunus.sozen@nyu.edu / Arşivi

AKP içinde üç farklı düşünsel eğilim, piyasacılıkta ve popülist terminoloji sayesinde demokratik görünüm sağlamış bir aşırı muhafazakârlıkta içiçe geçmiş görünüyor. Birincisine kabaca siyasal İslamcı diyebiliriz. Bu eğilim genel olarak din kaynaklı taleplerin yaratılması ve siyasallaştırılması yoluyla güç kazanılmasına odaklanıyor. Abdullah Gül’ün eşinin evlendiği zaman insan hakkı olarak düşünülmeyip kesilen ortaöğretim eğitiminin, 20 yıl sonra türban sorunu kamusal ortama taşınıp bu konu üzerinden siyasal getiri yolu açılınca, eğitim hakkı olarak kavramsallaştırılıp önce noterle ve basınla üniversite kapılarına sonra da AİHM’e taşınması bu akımın siyasal davranış biçimini kabaca özetler. İkinci eğilim, Türkiye’nin her daim yöneteni olabilmiş Cemil Çiçek’in kişiliğinde billurlaşan, koyu muhafazakâr Türk sağıdır. Bu çizgi 12 Eylül rejiminin muhafazakârlığı aşırılaştırılmış çeşididir ve muhafazakâr ve milliyetçi olmak üzere iki yüzü vardır. Örneğin, Çiçek, adelet bakanıyken, zinanın cezai hale getirilmesinin gerekliliğini savunurken (üstelik çokeşliliği de rahatsız etmeyecek bir manevrayla beraber) aşırı muhafazakâr yüzünü; Osmanlı Ermenileri konferansını düzenleyen Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili olarak ‘hainler, bizi arkamızdan hançerliyorlar’ diyerek aşırı milliyetçi yüzünü gösterdi.

Üçüncü eğilimi ise, kendini liberal ve hatta akıllara zarar bir şekilde bazen özgürlükçü sol olarak tanımlayanlar oluşturuyor. Bu görüş, Milli Görüş Hareketi’nin piyasacılığı aşırı muhafazakârlıkla birleştirebilmiş sağ kanadından gelen AKP’nin, bu sefer demokratik görünümlü, popülist özlü bir kendini tanımlama devrimini gerçekleştirerek, otoriter hegemonyasını sağlam bir zemine oturtmasını sağladı. Başta, haklı olarak AKP-liberaller koalisyonu diye tanımlanan ve anti-Kemalizm ortak paydasında birleşen iki ayrı gruptan oluşan birliktelik, artık organik bir bütünlük içinde hareket etmelerine koşut olarak tek bir AKP ideolojisi haline geldi. Bu zihniyet, İslamcıların devlet karşısında ezilmişliği özelinden, onların iktidarı yoluyla Türkiye’de evrensel hakları yerleştirmek olarak başladığı yürüyüşünü, evrenselin aşırı muhafazakâr talepler doğrultusunda yeniden tanımlanmasıyla, otoriter ve sağ bir popülizm olarak sonuçlandırdı. Bu kanadın özgürlükçü düşünceye karşıt sonuçlara ulaşmalarının sebeplerini, ulusalcı çevrelerce vurgulanan kişisel çıkarlarından çok, dar kavramsal çerçevelerinde ve Türkiye harici siyasal ampirik olgulara ilgisizliklerinde aramak gerekir. Toplumu anlamak için kaba bir merkez-çevre veya devlet-toplum ikilemi anlayışı haricinde çerçeve tanımamaları kavramsal yetersizliklerine; popülizmi sadece ekonomik ve sola özgü bir olgu ve otoriter rejimleri de sadece askeri zannetmeleri de kısıtlı ve Türkiye’ye bakmaktan şaşılaşmış gözlerine örnek olarak verilebilir. Oysa, bir çeşit demokrasi olmadığı gibi tek bir çeşit otoriter rejim de yoktur. Popülizmin genelde ve Türkiye’de oluşma süreçlerini başka bir yazıya bırakarak, onu gördüğümüz zaman tanıyabilmemizi sağlayacak bir siyasal tanımını verelim. Popülizm, halkın o güne ait değerlerinden siyasal olarak yararlı gördüklerini seçerek/yaratarak, o değerleri kurulu düzen ve onun değerlerine karşı savunduğunu iddia eder. Bu iddiayla beraber, halk/oligarşi; millet/elitler gibi ikilemlerle (dikotomilerle) ötekisini yaratır. Popülizmin demokrasi anlayışı ise, milli iradenin bireysel hakların, çoğunlukçuluğun da liberal politikanın kurumlararası denge politikasının önünde olduğu üzerine kuruludur. Ayrıca, popülist ideolojiler, liberal anayasal demokrasinin ara kurumlarının gereksizliğine inanır, yerlerine de referandum, plebisit gibi doğrudan yöntemleri tercih eder (Canovan, 1999; Panizza, 2005). Öyleyse, siyaset biliminin penceresinden bakarsak ‘bundan sonra referandum kültürüne alışmamızı’ isteyen, ‘oligarşik güç odaklarıyla’ mücadele ettiğini savunan ve onlardan illallah diyen Başbakanından ‘herkes milli iradeye ram olacaktır’  buyuran başkan yardımcısına, köşe yazarından sendika liderine kadar AKP’lilerin dili, mantık yürütme ve siyasal davranış biçimleri, kelimenin tam anlamıyla popülisttir.

Popülizm
Popülizm ise bir iktidar ideolojisi olarak otoriter eğilimler gösterir, çünkü temel prensibi olan soyut milli irade kavramı ve yarattığı ‘halk/elitler’ gibi ayrımlar, ne klasik şehir demokrasisinin ne de modern liberal demokrasinin iç mantığına uyar. Siyasal sayısal çoğunluklar gerçekte ancak siyasal/ideolojik müdaheleyle o da geçici olarak inşa edilebilir. Örneğin Türkiye’nin (yeni tasarıya göre daha da kuvvetlenecek) parlamenter yapısında, güçsüz bir cumhurbaşkanını ‘cumhurun seçmesi’, sistemi zorlayacak gereksiz bir kurumsal düzenlemedir. Ancak AKP’nin o günkü çıkarına uygun olarak üç koldan bir ideolojik müdaheleyle hemen bir milli irade kuruldu ve referandumla karar verildi. Kaldı ki, böyle özel durumlar haricinde AKP’nin referandumlara da ihtiyacı yok çünkü sonuçta, milli irade= Meclis iradesi= Meclis çoğunluğu eşitliklerini başarıyla yerleştirdi. Hatta parlamenter sistemlerde Meclis çoğunluğu da kabinenin ve partinin başkanı olması sebebiyle başbakanın kontrolünde olduğundan, denklem milli irade=Tayyip Erdoğan haline geldi. Daireyi tamamlarsak, milli irade ancak siyasetin müdahalesi sonrası varsayımsal olarak kurulduğu için, AKP önce kendi iradesini milletin iradesi haline getirip, sonra da bu kendi yarattığı milli iradeyi kendi eylemlerini meşrulaştırmak ve muhalefeti sindirmek için kullanıyor.

Bu sindirme politikasının iki yönü var: 1) Sessizleştirme politikası, ki bu bütün popülizmlere içkindir çünkü milli iradeye muhalefet eden ya o siyasal cemiyetten dışlanır ya da halka yabancı, oligarşik laikçi bir dinozordur (zaten yabancı aidiyet, dinozor da zaman bakımında dışlanmışlıktır). 2) Önemli siyasal kurumların neredeyse tamamına sahip AKP (cumhurbaşkanlığı, hükümet/Meclis, bürokrasi, belediyeler, YÖK gibi), hegemonyacı ve yalancı-demokrat milli iradeci dili ile sadece kamusal tartışmaların terimlerini belirlemedi, gittikçe büyüyen ekonomik eliti ve cemaatler ağıyla muazzam bir sosyo-politik kuvvet de yarattı. Ancak AKP’yi, hem aşırı muhafazakâr, hem piyasanın yayılmasına uygun bir toplum için mühendislik yapan neo-con benzerlerinden (Bush, Sarkozy gibi) ayırıp, ona otoriterlik eşiğini atlattıran başkadır. O da gücünün çekiciliğine karşı koyup, milli iradeciliğine ‘ram olmayan’ muhalefetin alanını daraltma ve onu susturma politikasıdır. Liberal demokraside ifade, haber alma, örgütlenme gibi özgürlükler, seçimlerin gerçekten adil olması için asgari zorunluluktur. Ancak bu kudretli iktidar basını da fethediyor (Sabah’ın satışı Türkiye’de otoriter yönetimin miladı kabul edilebilir), her muhalif sendikaya karşı, yandaş olanını yaratıp büyüttüğü gibi, hâlâ muhalif kalanlara (DİSK, KESK, Eğitim-Sen gibi) sopayı gösteriyor, üniversiteler, spor federasyonları, TÜBİTAK gibi ne kadar kurum varsa AKP’lileştiriyor.

Kısaca, bugünkü Türkiye’nin rejimi seçimli otoriterdir. Otoriterliğini de sadece yazının sonunda birkaç örneğini verdiğim eylemlerinde değil, muazzam sosyo-politik gücünde ve eylemlerine anlam veren hegemonyacı sağ popülist ideolojisinde aramak gerekir.

YUNUS SÖZEN: New York Üni.