Türkiye'den Aotearoa'ya

Yerli dilinde (Maorice) Yeni Zelanda'nın adı 'Aotearoa' (uzun beyaz bulut) olarak biliniyor. Çok kültürlü olan bu ülkede bir avuç denebilecek kadar Türkiyeli mevcut.
Haber: EMET DEĞİRMENCİ / Arşivi

Yerli dilinde (Maorice) Yeni Zelanda'nın adı 'Aotearoa' (uzun beyaz bulut) olarak biliniyor. Çok kültürlü olan bu ülkede bir avuç denebilecek kadar Türkiyeli mevcut. Ancak dört milyonluk olan ülke nüfusu göz önüne alınırsa yine de Türkiye'den gelenler azımsanamaz. Çünkü kendi renk ve tatlarıyla bugünkü Yeni Zelanda (YZ) mozayiğinde yerleri fark ediliyor.
Türkiyelilerin YZ'ya gelişi 1970'li yıllarda Avustralya olduğu gibi kitlesel göçe dayanmıyor. Daha maceracı ve daha az para hırsı olan, tek tek kişiler burayı mesken tutmuş gibi. 23 Ağustos 1994'te iki ülke arasında yapılan bir anlaşmayla Türkiyeliler YZ'de iş bulup çalışma yetkisi elde etti. Belli meslek becerileri olan azınlık (mühendis ve teknisyenler gibi) kendi alanlarında iş bulmayı becerebilmiş durumda. Ancak, çoğunluğu yine kebapçılıktan karın doyuruyor. Kebapçıların ülkenin her yerine yayıldığı söylenebilir. Buradaki kebap dükkanlarının çoğu ise öyle hızlı ayak üstü atıştırma (fast food) yerleri türünden değil. Geniş otantik dekorasyona sahip kebap lokantaları halinde. Bu yılın başlangıcında Güney Adası'na yaptığımız bir gezide Picton çevresinde de Karadenizli bir kebap restoranına rastladık. Hatta Türkiye'den getirttikleri Turkuaz desenli kartlara da restoranda geniş yer ayrılmıştı.
Başkent Wellington'dan söz edecek olursak, o zevkli kebap dükkanlarını ilk kuran Türkiyeliler olmasına karşın şimdiki sahipleri Iraklılar. Bazıları farklı işler kurmak, bazıları da başka nedenlerle iş yerlerini satmışlar. Kısacası, (her ne kadar Aucklanda'da durum farklı olsa da) bugün Wellington'daki kebapçılığı Süryani kökenli Iraklılar yürütüyor. Bu yazı için Wellington'un en işlek, renkli ve çok kültürlü yerlerinden biri olan Küba Caddesi'ndeki 'Abra Kebap'ta çalışan Yunus ve Eren'le söyleştik. Her ikisi de ilk bakışta buradaki refah devleti sisteminden memnun görünüyor. Buradaki yaşamın Türkiye'dekine oranla daha adil ve tıkır tıkır işleyen bir sistem üzerine kurulu olduğunu vurguluyorlar. Yunus iş başında olduğu için bize çok az zaman ayıramıyacağını belirterek anlatıyor: "Burada sokaklar güvenli. Polisler silah taşımaz, hatta bir vaka olduğunda insana dokunamaz. Burada sınıf farkı yok. Kebap dükkanında çalışan da ev, bark ve araba sahibi olabiliyor". Eren araya giriyor, "Farklı sınıflardan arkadaş edinmek de kolay. Örneğin, bankadaki memurla ben aynı bara gidebiliyorum". Bu arada, Yunus'un Yeni Zelandalı, ebe olan bir eşi olduğunu belirtelim. Evde, su içinde doğal doğumu tercih edenlere yardım ediyor. Yunus, 1997'de Diyarbakır'dan buraya işçi olarak gelmiş ve ilk kez bu yıl Türkiye'ye gidecek olmanın heyecanı içinde. Eşiyle birlikte mi Türkiye'ye gideceklerini soruyorum. "Yok, o şimdi iki yıllığına üniversitede öğretmenlik kontratı imzaladı. Bir yere kımıldayamaz" diye yanıtlıyor.
Kişisel özgürlük var
Eren de, 1997'de abisinin kebap dükkanına çalışmak üzere Adana'dan işçi olarak gelmiş. Geçen hafta Karadenizli patronundan ayrılıp kendine Kaşlı bir patron buldu. Eren, Türkiye'deki anlayışla buradakini kıyaslamaya devam ediyor; "Türkiye'de bir de saçına başına karışırlar. Örneğin, ben Türkiye'de böyle uzun saçlı ve küpeli olsam, 'Ne o karı gibi saç uzatıp küpe mi takıyorsun?' derler. Burada kişisel özgürlük var". Avustralya'dan YZ'ye birkaç ay önce gelmiş biri olarak, biraz daha onları deşmeye çalışıyorum ve Eren ile Yunus'un birleştiği başka noktalar olduğunu fark ediyorum. Onlar da diğer birçok göçmen gibi buradaki yalnızlıktan şikayetçiler. Batılı bir kültür içinde kendilerini ifade edemediklerinden yakınıyorlar. Ayrıca 11 Eylül saldırısından sonra YZ'de ayrımcılığın hissedilmeye başlandığını belirtiyorlar. Eren ekliyor: "Mesela kiminle arkadaş olduğun ya da kız arkadaşının yerli mi ya da hangi etnik gruptan olduğu önceden pek sorulmuyordu. Şimdi ise söz konusu oluyor".
Bunun yanında YZ'nin 'bir kadın ülkesi olması', erkek egemen kültürden gelen Türkiyeli erkekleri biraz rahatsız etmiş gibi görünüyor. Daha önce Türkiyeli erkekler arasında şöylesi bir diyaloğa kulak misafiri olmuştum. "Burada erkeklerin esamesi üçüncü sırada anılır abi. Önce kadın hakları, sonra hayvan hakları ve doğa ve üçüncü olarak da biz erkekler... Baksanıza üç dönem üst üste başbakanımız bile kadın". Gerçekten de bu noktada YZ'lı kadınların dünyada ilk (17 Ekim 1874 tarihinde) seçme ve seçilme hakkı elde ettiklerini belirtmekte yarar var. Ancak her ne kadar Türkiyeli erkekler arasında böylesi bir ironi varsa da, bugün YZ'lı feministler katetmeleri gereken daha çok yolları olduğunun bilincindeler.
YZ'da yerlilerin elde ettikleri haklar, buranın çok kültürlü yapısının başlangıcını oluşturuyor. Yeni Zelandalıların daha toleranslı olmasında beyazların Maorilerle karışmasının önemi var. Nüfusun büyük bir kesiminde Maori kanı olduğu söyleniyor. Maoriler beyazlara (yerli olmayan anlamında) 'Pakeha' diyorlar. Maorilere yerli kabile anlamına gelen "iwi" dense de, beyazlarla birlikte ortak bir niteleme olan "Kiwi" deyimi (Yeni Zelandalı anlamında) kullanılıyor. Maoriler sömürgeci beyaz adama teslim olmamak için çok kan dökmüşler. Her iki taraf arasındaki çatışma 1862 yılında 'Waitangi Anlaşması' yapıldıktan sonra sakinleşmiş. Her yıl 6 Şubat'ta bu gün kutlanıyor. Eren'e buradaki çok kültürlülüğü nasıl bulduğunu soruyorum. "Elbette ilginç. Her ne kadar buradaki kavgacı kesim Maoriler olsa da, onlardan ilginç şeyler öğreniyoruz. Örneğin, geçen gün barda farklı bir kültürden birisiyle tanışmıştım. Adam Moğolistan'danmış ve ondan at eti yendiğini öğrendim. Oralarda kış çok soğuk olduğu için, at eti insan vücudunu sıcak tutarmış".
Türkiye-YZ ilişkisi Gelibolu Savaşı ve Anzakların tarihine dayanıyor. Hatta bu ilişki sonucu Wellington'a yakın Porirua bölgesinde bir "Kemal Atatürk" adlı ilkokul olduğunu öğreniyorum. Malatya kayısısını ve Aydın incirini marketlerde bulabilmek hoş. Ancak geçen sene Tayyip Erdoğan'ın YZ ziyaretinde asıl amacın ticari ilişkileri canlandırmaya dayalı olduğu gözleniyor. Oysa buradaki Türkiyeliler temel sorunlarıyla ilgilenilmediğini belirtiyorlar. Askerlik, iki ülke arasındaki sosyal güvenlik anlaşmalarının eksikliği gibi...
11 Eylül 2001 saldırısından sonra batılı ülkelerde Ortadoğulu göçmenlere "şüpheli" gözüyle bakıldığı bir gerçek. Ancak Kiwi ülkesi yine de bunlardan en az etkilenenlerden. Çünkü halkın sosyal konulara duyarlı olması onları tarihten ders çıkartmaya itmiş. Birçok Türkiyelinin kafasında "bir gün geri dönme" projesi olsa da, onlar bazen hayal kırıklıkları, bazen da sevinçleriyle uzun beyaz bulut içindeki serüvenlerine devam edecekler.