Türkiye'nin bir aynası

Malumunuz ülke gündemi karışık. O kadar karışık ki, ülke içindeki hengame yetmezmiş gibi Malezya taraflarına da -medyamızın önderliğinde- el atmış bulunuyoruz.
Haber: ERALP ARSLAN / Arşivi

Malumunuz ülke gündemi karışık. O kadar karışık ki, ülke içindeki hengame yetmezmiş gibi Malezya taraflarına da -medyamızın önderliğinde- el atmış bulunuyoruz. Bu hercümercin içerisinde "şehir" üzerine bir yazı kaleme almak abes gelebilir kimilerine. Lakin, maksadımız bir gazete yazısının olanca sınırlılığı içerisinde yapısal bazı sorunlarımıza Eskişehir özelinde dikkat çekmek. Zira hiç umulmadık yerler ve mekânlarda hiç umulmadık kavramlar billurlaşmış bir vaziyette karşımıza dikilebilirler. Sanırım Eskişehir de bunun güzel bir örneği: Batı'ya olan bakışımız ve buna bağlı olarak şu ağızlara sakız olmuş ve bütün içeriği boşaltılmış "modern" kavramı, kamusal alan üzerinde vatandaşların söz hakkının vaziyeti, Kemalizm içerisindeki jakoben damarın önümüzde sökün etmesi...
"Kişikondu" kent
Biraz daha açalım o zaman ve Eskişehir'in Türkiye'nin yakın tarihiyle arasındaki paralellikleri, şehircilik anlayışımızı ve "modernlik" mefhumuyla aramızdaki içi boş ilişkiyi ufak bir gazete köşesinde olabileceği kadarıyla irdeleyelim. Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen'in seçilmeden önce ve seçildikten sonraki en önemli argümanı şehri "modern" bir kimliğe, Batılı bir çehreye kavuşturmaktı. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumundaki saikler gibi yani. Burada bir anormallik yok, hatta her şey bu haliyle "şukela". Yalnız sorun hemen kendini gösteriyor, nedir bu modern dediğimiz şey, ne anlıyoruz biz bundan ve daha önemlisi bu değişim nasıl gerçekleşecek? İşte Cumhuriyet'in kurucu kadrolarına içrek halde olan, o zamandan bu yana kanıksadığımız ve asla "yabancısı" olmadığımız jakoben damar burada tekrar gün yüzüne çıkıyor: Tepeden inme, şehrin var olan yapısıyla uyumdan ziyade Avrupa ülkelerine "benzeme" saikiyle toplum bazında değil, kişi bazında hareket eden bir atılım. Nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ve sonrasında, 'içselleştirme'den ziyade "ikame etme" politikası eşliğinde 'biçimsel -niceliksel' bir Avrupailik anlayışı uygulandıysa ve pek çok fenomen bu "benzeme sevdası" sebebiyle görmezden gelindi veya değişime zorlandıysa Eskişehir'in varolan yapısı da, içerikten ve uygulanabilirlikten yoksun, eğreti bir değişimle felce uğradı. Avrupa kenti/ülkesi olma sevdası vardı serde, lakin o kentlerin ve ülkelerin yüzlerce yıllık kendine has tarihi gözardı edilmişti nedense. Şehirde yer edinen her yapının kendine göre bir tarihi, bir anısı, bir oluşum süreci vardır. Dünyanın her şehri ve her ülkesi/toplumu, 'kendine özgü'dür. Bunu, yani kendi öznelliğimizi dikkate almadan yapılan her benzeme çabası, eğreti kalmaya mahkumdur ve şu anki halimiz de bu eğretilikten hayli nasiplenmiş vaziyette. Katılımcı demokrasi ise hak getire: "Bu şehre Avrupailik aşılanacaksa onu da biz getiririz" evelallah.
Kolaj siluet
Paralelliklere burada bir ara verip Eskişehir özelinde "modernlik" mefhumuna da bir bakış atalım. Şehrin silueti hakikaten çok değişti, burada herkes mutabık. Ama bu değişim "modern" yönde mi oldu, işte orası biraz karışık. Şehirde yapılan değişiklikleri şöyle dikkatlice incelediğimizde, belli bir plan dahilinde yapılan işlerden ziyade, bir kolaj çalışması görüyoruz. Onlarca yıldır 'Adalar' adı verilen muhitin simgesi olan köprüler kalkmış, yerine hepsi de "ayrı telden çalan" yeni köprüler inşa edilmiş. Türkiye'de çağdaşlık denildiğinde akla ilk gelen şeylerden biri olan heykel olgusu, şehrin her yanına sirayet etmiş, mamafih bu heykellerin neyi temsil ettiği, kim tarafından seçildiği, şehrin 'aura'sına ne gibi bir getirisi olduğu muallak. Ama tabii büyük bir kesim için şöyle bir mantık kâfi: Heykel var mı, var; bir kentte heykeller dikildiğinde o kent "çağdaş" oluyor mu, oluyor. O zaman mesele yok! Restore edildiği söylenen 'Odunpazarı Evleri' ise, aslında restore edilmiyor, 'kopya'ları caddenin görünür kısmına inşa ediliyor.
Tüm bu olguları önümüze aldığımızda, David Harvey'nin Postmodernliğin Durumu kitabında örnek olarak kullanılabilecek muhteviyata sahip bir postmodern mimari tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz. Velhasıl, şehir aslında modernleşmiyor, tabiri caizse postmodernleşiyor. Ve çağın ruhuna uygun olarak, bir temaşa alanına dönüşüyor şehir: Yaşanılacak değil, seyredilecek bir mahal... Kaldı ki bu temaşa zihniyeti yöneticilerin özellikle istediği bir şey, şehre farklı diyarlardan ziyarette bulunanlara güzel bir temaşa ziyafeti çekerek, belediyenin ne kadar "büyük" iş başardığını göstermek. Tramvay güzergahı, ulaşımı kolaylaştırmaktan ziyade bu amaca hizmet ediyor. Medya mensubu ziyaretçilerin ise tramvaya binmelerine gerek kalmıyor: Çoğu zaman Büyükerşen'in refakatinde, belli mekânlara (eğlence yerleri, İtalyan lokantası, alışveriş merkezleri vb.) "nokta" ziyaretlerde bulunmaları sağlanıp şehrin reklamı garantiye alınıyor. Hülasa, reklamcılık paradigması şehirciliğe de bulaşmış vaziyette. Burada yine ülke geneliyle bir benzerlik hemen dikkat çekiyor: "Ülkemizin imajı bozulmasın yarabbi; dışarıdan bakanlar bizi beğensin de, içeride işler nasıl olsa yürür".
Bu vaziyete eşlik eden bir başka şey ise, yine Avrupa yolculuğumuzda hemhâl olduğumuz alışveriş çılgınlığı: Şehirde son bir yılda art arda iki büyük alışveriş merkezi açıldı ve bir diğeri de yolda. "Çağdaş yaşam"a olan yolculuğumuz, ülke genelinde tüketim hastalığıyla paralel gittiğinden, bunda da şaşılacak pek bir şey yok haliyle: Avrupalılaşıyoruz mösyö!
Gelgelelim çelişkiler bitmiyor. Avrupa kenti yaratacağım iddiasıyla yola çıkan belediye başkanı, hem bu kenti yarattığı iddiasında hem de "estram"ın internet sitesindeki yazısında "böylece AB'ye ihtiyacımız olmadığını göstermiş olduk" tarzı ifadeler kullanıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyebilirsiniz bittabi, ama zaten Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, Batı'yla olan ilişkimiz hep bu ikirciklilik ekseninde yürümedi mi?
Ya sosyalistler?
Yazıyı bitirmeden, bu yazdıklarım ekseninde şehir hayatına yönelik bir sosyalist politikaya da değinmeden geçmeyelim. Zira aslında burada sosyalistlerimizin hiçbir zaman önem vermedikleri "gündelik hayat", yeni bir politik hareketlenme için kerteriz alınabilir. Mesela, yine Eskişehir için konuşacak olursak, başlı başına bir mesele olan ulaşım çilesi ve tramvay sistemi üzerinde oluşturulacak bir söylem, katılımcı demokrasinin en azından zihinlerde yeşermesi amacına önayak olabilir. Bunu da ancak sosyalistler gerçekleştirebilir; tabii bu fırsatı görebilir ve kullanabilirlerse...

ERALP ARSLAN: Makine mühendisi