Türkiye'nin iki yüzü, iyi yönetim ve sol siyaset

Türkiye bugün, cinayetlerin, farklı kimliklere karşı geliştirilen ırkçı söylemlerin, cumhurbaşkanlığı seçimi ekseninde yapılan rejim tartışmalarının, sivil darbe söylemleri içinde...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Türkiye bugün, cinayetlerin, farklı kimliklere karşı geliştirilen ırkçı söylemlerin, cumhurbaşkanlığı seçimi ekseninde yapılan rejim tartışmalarının, sivil darbe söylemleri içinde askeri darbe davetiyelerinin ve kendi çıkarları için her şeyi yapabileceklerini gösteren siyasi parti liderlerinin etik dışı siyaset söylemlerinin sonucunda girdiği, "bugüne karşı karamsar, geleceğe karşı güvensiz ve endişeli" bir dönemden geçiyor. Türkiye'nin bugününü sembolize eden bu "karanlık, can ve mal güvenliğine dönük korkuların giderek yaygınlaştığı ve derinleştiği, her an ciddi rejim krizlerine ve farklı kimliklere karşı faşizan saldırılara gebe" tablonun ciddi bir gerçeklik payı var. Ama, özellikle "2000'li yıllar içinde Türkiye" üzerine yurtdışında yapılan tartışmalara ve çalışmalara baktığımız zaman da, bir taraftan Türkiye'ye ilginin arttığını görürken, diğer taraftan -ve bu ilginin ana nedeni olarak da-, Türkiye'nin 11 Eylül sonrası dünya siyasetinin ve küreselleşmenin "önemli bir aktörü" olarak algılandığını görüyoruz. Bu tablonun Türkiye'yi betimlemek temelinde ciddi bir gerçeklik payı var. Bugün Türkiye, geleceği için, bu iki gerçeklik arasında bir tercih yapmak durumunda.
"Kilit ülke", "alternatif modernite" ve "küresel aktör" olarak Türkiye.
Türkiye'nin "önemli ülke ve aktör" algılaması içinde, kendisine farklı kimlikler atfediliyor. Örneğin, Irak savaşı ve Ortadoğu'nun yeniden yapılanması ve şekillenmesi süreci üzerine yapılan tartışmalarda, Türkiye, Irak'ın ve bu bölgenin istikrarı ve değişimi için katkı verme kapasitesine sahip "kilit bölge kimliği" içinde algılanıyor. Bu bağlamda da, Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya bölgeleri arasında oturan, "bölgesel güç-kilit ülke" kimliğiyle tanımlanıyor. Aynı zamanda, yine 11 Eylül sonrası dünyanın ana niteliklerinden biri konumuna gelen, çatışma ve kriz üretici "medeniyetler arası çatışma" söylemine karşı, Türkiye, özellikle son yıllarda hem seküler-laik anayasal yapısı, hem parlamenter demokratik siyasi rejimi, hem liberal pazar normlarını içseleştirme sürecinde olan ekonomik sistemi ve ağırlıklı olarak Müslüman demografik kimliğiyle, "medeniyetlerarası diyalog" olasılığının yaşama geçmesini sağlayacak önemli bir ülke, "alternatif modernite kimliği" içinde algılanıyor. Türkiye, İslam dünyası ve de dünya siyaseti içinde, İslam-demokrasi, İslam-modernite, İslam-liberal pazar değerlerinin birarada var olabileceğini temsil eden, nüfusu Müslüman olan tek ve önemli bir ülke.
Benzer bir biçimde, gerek Türkiye-AB ilişkilerine "küreselleşme sürecinde Avrupa" ekseninde baktığımız zaman, gerek "ekonomik küreselleşme süreci içinde Türkiye ekonomisinin niteliği ve rolü"nü tartıştığımız zaman gerekse de son yıllarda çok önemli konuma gelmiş ve küreselleşmenin geleceğini ciddi ölçüde etkileyecek "petrol, doğalgaz ve su ekseninde enerji tartışmalarında Türkiye'nin yeri ve rolü"nü düşündüğümüz zaman, dünyada Türkiye üzerine yapılan tartışma ve çalışmalarda, Türkiye'nin "önemli bir küresel aktör kimliği" içinde algılandığını görüyoruz. AB ile tam üyelik müzakere sürecini götüren Türkiye, bu sürecin içerdiği tüm belirsizliklere ve ikircikliklere rağmen, Avrupa'nın bugün çok gerek duyduğumuz dünya siyasetinin ve küreselleşmenin "demokratik yönetimi"ne katkı veren, "küresel aktör" konumuna gelmesine ciddi katkıda bulunacak bir ülke. Ekonomik küreselleşme sürecinde, cari açık, yoksulluk, işsizlik vb. içerdiği tüm ciddi sorunlara rağmen, Türkiye "yükselen pazar kimliği"ne sahip. Enerji temelli küreselleşme süreci içinde Türkiye, önemli bir doğalgaz "dağıtım merkezi". Daha somutta da, Ceyhan, üretmediği ürünün önemli dağıtım merkezi olması sıfatıyla, Radikal gazetesinden Murat Yetkin'in doğru nitelemesiyle "yeni Türk kahvesi" kimliğine sahip.
Türkiye'ye atfedilen tüm bu kimlikler ya da Türkiye algılamaları, Türkiye'nin dünyalılaşmış yüzüyle ilgili olarak, Türkiye'yi dünya siyasetine ve küreselleşmeye katkı verecek önemli bir ülke olarak tanımlıyor ve bize "aydınlık, aktif, katkı verici ve kilit ülke kimliği"ni yaşama geçiren bir Türkiye tablosunu veriyor. Şüphesiz ki, bu kimlik algılaması Türkiye'nin ciddi ekonomik, siyasi ve kültürel sorunları olduğunu gözardı eden bir nitelikte değil. Aksine, böyle bir Türkiye kimliğinin, yaşanan sorunlara kalıcı ve uzun dönemli çözümler üretme kapasitesi ve kabiliyeti taşıdığı düşüncesini içeriyor.
Otoriter, karamsar, geleceğe güvensiz
Sevgili Hrant Dink'in insanlık dışı katli ve sonrası yapılan tartışmalar, yukarıda betimlenen Türkiye tablosuna karşıt, ama bu tabloyla eşzamanlı olarak yaşanan bir Türkiye tablosu daha veriyor. Bu Türkiye, 2007 yılı seçimlerini rejim tartışmaları içinde yaşayan, şeriat ve bölünme korkuları yaygınlaşmış, her an faşizan bir sisteme kayma riski içeren bir ülke. Bu Türkiye, farklı kimliklere karşı güvensiz ve dışlayıcı; sivil toplum adı altında toplum içinde oynayan grupların, çetelerin kol gezdiği ve bu gruplara stratejik, lojistik ve moral destek veren derin devlet tartışmalarının, siyasi gündemin ana maddelerinden birisi olduğu bir ülke. Ve en önemlisi, bu Türkiye, bir taraftan "Türkiye ve geleceği tartışması" bir bütün olarak "güvenlik sorunu"na indirgenirken, esasında toplumsal yaşamın ve devlet-toplum/birey ilişkilerinin giderek "güvensizleştiği" bir ülke. Bu Türkiye tablosu, hem milliyetçilik ideolojisi adı altında hem de "iç ve dış düşmanlara karşı Türkiye'yi korumak" sloganı yoluyla yaratılan ve son kertede, "toplumsal ve insani güvensizliğin giderek yaygınlaştığı ve derinleştiği, bugünü ve geleceği karanlık bir Türkiye tablosu"nu bize veriyor. Türkiye-AB, Türkiye-ABD ve Türkiye-küreselleşme ilişkilerine eleştirel değil, güvenlik endişeleri ve korkular içinde karşıt olan, Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve kültürel sorunlarına yine aynı rul haliyle sadece "ulusal güvenlik ekseni"nde yaklaşan bu Türkiye tablosu da, bir gerçek, bir tercih, bir Türkiye kimliği algılaması olarak karşımızda duruyor, her gün yeniden üretiliyor.
Türkiye'nin iki yüzü ve 2007 seçimleri
Bugün Türkiye, bu farklı iki yüzü, bu farklı iki algılamayı, bu farklı iki kimliği içinde taşıyor. Bu farklı yüzler, algılamalar, kimlikler, bugün giderek ciddi karşıtlıklara ve tezatlara dönüşüyor. Bu iki yüz, bu iki algılama ve bu iki kimlik arasında Türkiye giderek bir tercih yapmak durumuna geliyor. 2007 yılı da, büyük ölçüde, 2000'li yıllar içinde geleceğiyle ilgili bir "kavşak noktasına gelen Türkiye"nin tercihini belirlediği yıl olacak. Bu bağlamda, 2007 yılına damgasını vuracak cumhurbaşkanlığı seçimini ve genel seçimi, en genel anlamda, kavşak noktasındaki Türkiye'nin geleceğiyle ilgili, kimliğiyle ilgili tercihinin yapılacağı seçimler olarak niteleyebiliriz. Bu seçimlerde, Türkiye'nin "aydınlık, istikrarlı olmaya doğru çaba gösteren, 11 Eylül sonrası dünya siyaseti ve küreselleşme süreci içinde etrafına katkı verici, aktif, önemli ve farklı aktör kimliği ve yüzü"yle, "otoriter siyasetlerin hakim olduğu, hukukun güvenlik adına sürekli askıya alındığı ve geleceğe karşı güvensizliğin ve endişenin hüküm sürdüğü, her an yaratılacak bir rejim kriziyle faşizan bir yapıya dönüşme tehlikesi taşıyan karamsar yüzü ve kimliği" arasında bir tercih yapılacak.
Bu iki Türkiye kimliği arasında tercih yapılma sürecinde, kuramsal ve akademik olarak, "demokratikleşme-sürdürülebilir ekonomik kalkınma-insani güvenlik ekseni", Türkiye ve geleceği tartışmasının belirleyici ekseni olmalıdır. Ama bugün yaşadığımız temel sorun da, bu ekseni yaşama geçirecek, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu yoksulluk, işsizlik, kültürel dışlanma ve siyasal katılım sorunlarına çözüm bulacak ve bu yolla hem Türkiye'nin iyi yönetimini yaşama geçirip hem de "kilit ülke, alternatif modernite ve küresel aktör" olarak Türkiye kimliğini dünya siyasetinde güçlendirecek demokratik ve sol alternatifin, aktör düzeyinde varlığının olmamasıdır. Bugünün CHP'si, ikinci Türkiye kimliği ve algılamasını tercih ediyor, bu anlamda da kendisini her iki seçimde de, "rejim tehlikesi-ulusal güvenlik ekseni"nde konumluyor. Bu konumlama, CHP Başkanı tarafından, seçim başarısı için milliyetçiliğe yaklaşma stratejisi olarak tanımlanıyor, böylece CHP de ikinci Türkiye tablosunun aktörleri arasına giriyor.
Bugün Türkiye'de, hem AKP'yi "rejim tehlikesi-güvenlik ekseni" dışında, ama Türkiye'nin gerçek ve yapısal sorunlarına çözüm bulmada içerdiği eksikler temelinde eleştiren hem de CHP ve üst yönetim kadrosunu da, bu sorunlarla uğraşmak yerine, kendini tepkici milliyetçiliğin rüzgarına bırakan ve siyaseti "vatanı iç ve dış düşmanlara karşı koruma" ve "devlet güvenliğini dışa karşı koruma" sloganlarıyla ideolojik popülizme indirgeyen anlayışı temelinde eleştiren, demokratik ve sol bir alternatife gereksinim vardır. Dünya siyasetine ve küreselleşmeye katkı veren önemli bir ülke olarak ve kendi içinde de adaletli, demokratik ve iyi yönetilen bir Türkiye vizyonu için bu alternatife gereksinimiz var.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.