Türkiye'nin iyi yönetimi

2007 yılı Türkiye için çok tartışmalı, çatışmalı ve risklerle dolu geçecek. 2007'de Türkiye'nin karşılaşacağı ya da içinden geçeceği toplumsal oluşumlara çok boyutlu, çok aktörlü ve çok mekanlı yapıları içinde bakarsak...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

2007 yılı Türkiye için çok tartışmalı, çatışmalı ve risklerle dolu geçecek. 2007'de Türkiye'nin karşılaşacağı ya da içinden geçeceği toplumsal oluşumlara çok boyutlu, çok aktörlü ve çok mekanlı yapıları içinde bakarsak, bu yıla analitik bir ayrım içinde "temel süreçler", "reel sorunlar" ve "temel risk alanları" adları altında üç boyutlu bir perspektiften yaklaşmanın daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir perspektiften bakıldığı zaman (a) Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçim 2007 yılında Türkiye'de tartışma enerjimizi tüketecek ve çatışma alanı yaratacak temel süreçleri tanımıyor, (b) "cari açık-yoksulluk/işsizlik-Kürt sorunu üçgeni" uzun dönemli ve kalıcı çözümler gerektiren reel sorunları ortaya koyuyor ve (c) ilk önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, sonra da Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün da vurguladığı gibi, Irak sorununun da Türkiye için temel risk alanını oluşturuyor.
Şüphesiz ki, temel süreçlere, reel sorunlara ve temel risk alanlarına ek yaşanan ve 2007'de yaşanacak olan "güven yıpranması" sorun alanı var. Giderek yeniden inşasında zorlaşma riski artan bu çok önemli güven yıpranması, aşınması ve erozyonu sorununu, Türkiye-AB ilişkilerinde, Türkiye-ABD ilişkilerinde ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin önemli bir ayağı olan Türkiye-ekonomik küreselleşme süreci içinde, özellikle de yabancı yatırım alanında yaşayacağız. Türkiye-AB ilişkileri çok ciddi bir güven yıpranması yaşıyor. Türkiye-ABD ilişkilerinde Irak sorunu ve Kuzey Irak'ta PKK varlığı temelinde son dönemlerde yaşanan güven sorununun, Nisan 2007'de "Ermeni sorunu" temelinde giderek tırmanması çok olası. Zaten bu nedenle de, Dışişleri Bakanı Gül, Irak sorunundan sonra "Ermeni sorunu"nun Türkiye için ikinci temel risk alanını oluşturduğunu söylüyor. Benzer bir biçimde, küreselleşme ve güven/risk endeksi temelinde son dönemlerde yapılan araştırmalarda görüleceği gibi, son yıllardan farklı olarak Türkiye "risk faktörü artan, buna karşın güven duyulma kapasitesi azalan bir ekonomi" olarak görülüyor.
Bununla birlikte, Türkiye için temel risk alanı olarak görülen Irak sorunu-temelli Türkiye-ABD ilişkilerinin dışında, hem Türkiye-AB ilişkilerinde hem de Türkiye'nin ekonomik küreselleşme sürecinde yaşanan "güven yıpranması" sorununun çözümü için çabaların, siyasi iktidar ve diğer siyasi aktörler tarafından, her zaman olduğu gibi, "siyasi ertelemecilik" olarak nitelediğim siyaset anlayışları içinde Kasım 2007 genel seçim sonucuna, dolayısıyla 2008'e bırakılacağını düşünüyorum. Diğer bir deyişle, 2007 Türkiye tablosu, ağırlıklı olarak, "temel süreçler-reel sorunlar-temel riskler" etrafında yapılacak tartışmaları, çatışmaları anlatan bir Türkiye tablosu olacak.
Irak sorunu
Bu tablo içinde, belki de en fazla üzerinde durmamız gereken alan, 2007 Türkiyesi için temel risk alanını oluşturan Irak sorunudur (Bununla birlikte altını çizmeliyiz ki, Irak sorunu bu yılla sınırlı bir sorun değildir. Bu sorunun Türkiye için risk alanı olma nitelemesini 2008 yılı başında da yapma olasılığımız vardır ve maalesef bu olasılık da gerçekleşmesi düşük bir olasılık değildir).
Irak sorununun temel risk alanı olmasının üç nedeni olduğunu görüyoruz. Birincisi, demografik yapısı gün geçtikçe iyice değişen, ama Irak'ın petrol temelli ülke zenginliklerinin önemli bir ayağı olan Kerkük ve 2007 yılı sonu yapılacak bu yerin idaresi ve kimliğiyle ilgili referandum. Kerkük referandumu bağlamında tehdit oluşturan risk, hem bu yerin kimliğinin giderek Kürtleştirilmesi, hem bu bağlamda oluşma ihtimali olan Türkmen kimliğinin etnik temizlik sorunuyla karşı karşıya kalması, hem de bu yerin doğal zenginliğinin idaresinin ele geçirilmesiyle, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulma olasılığının artmasıyla ortaya çıkıyor. İkinci olarak, Kuzey Irak'ta PKK'nın varlığı ve bu sorun karşısında gerek ABD'nin gerekse Irak hükümetinin sessiz, isteksiz, iradesiz kalmasıyla oluşan bir tehdit ve güvenlik algılaması Irak sorununu temel risk alanı yapıyor. AKP hükümetinin bu bağlamda yaptığı açıklamalara rağmen, ABD Başkanı Bush'un açıkladığı "yeni Irak planı"nda bu soruna çok kısa ve teğet geçer nitelikte değinilmesi, Kuzey Irak'taki PKK varlığının süreceğini gösteriyor. Bugün sürmekte olan ve PKK tarafından ilan edilen bir ateşkes durumu olmakla birlikte, Kuzey Irak'ta PKK varlığı Irak'ı Türkiye için "terör algılaması-temelli bir risk alanı" konumuna getiriyor. Üçüncüsü, bugün kontrolden çıkmış milis kuvvetleri tarafından götürülen ve artık Irak'ı sadece Kürtler, Sünniler ve Şiiler olarak "üçlü bir kimlik yapısı"nda göremeyeceğimizi bize söyleyen "mezhep-temelli bir iç savaşın" çıkma olasılığının giderek yükselmesi ve bunun da bir taraftan Irak'ın parçalanması anlamına gelirken, diğer taraftan da çatışma ve istikrarsızlık durumunun derinleşerek tüm Ortadoğu bölgesine yayılması anlamına gelmesi. Bu durumun Irak'a komşu olan ve Ortadoğu ile tarihsel, siyasi ve coğrafi ilişkileri olan Türkiye'yi ciddi anlamda etkileyeceğini söylemek abartı olmadığı gibi, aksine gerçektir. Bu anlamda da, Irak'ın parçalanması Türkiye için etki ve tehdit kapasitesi yüksek bir risk oluşturuyor.
Kürt sorunu ve tercihler
Türkiye bu risk alanına nasıl yaklaşmalı? Yanıt verilmesi gereken temel soru bu. Bu soruya anlamlı, rasyonel ve stratejik olarak başarı şansı olabilecek yanıtın anahtarı, Kürt sorunu ve bu soruna nasıl yaklaşacağımızda yatıyor. Şu nedenle: Irak sorununun Türkiye için temel risk alanı oluşturmasının üç ayağına baktığımız zaman görüyoruz ki, bu üç ayağın kesişme noktasında, Kürt sorunu referansı var. Hem Irak'ın parçalanması ve Kuzey Irak'ta, -bana göre olasılığı düşük olsa da-, bağımsız Kürt devleti kurulması, hem Kerkük sorunu hem de Kuzey Irak'ta PKK varlığı olgularına bakışımız, ilk ve son kertelerde, Türkiye'de yaşadığımız, çözüm geliştiremediğimiz ve giderek toplumsal yaşamda da derinleşen, yaygınlaşan bir parçalanma olasılığı ve şiddet sarmalı yaratan Kürt sorunu tarafından belirlendiği içindir ki, Irak sorunu Türkiye için sadece ciddi bir sorun değil, aynı zamanda ve birincil olarak temel bir risk alanı oluşturuyor. Yukarıda vurguladığım gibi, Kürt sorunu, aynı zamanda, yoksulluk/işsizlik, cari açık ile birlikte, Türkiye'nin reel sorunlarının başında yer alıyor. Bu anlamda, hem reel sorun hem de temel risk alanını oluşturması bağlamında, "Irak sorunu Türkiye'nin temel risk alanıdır" saptamasını, gerçekte, "Kürt sorunu Türkiye'nin temel risk alanıdır" diye de okuyabiliriz, bu da, bence doğru bir okuma olur.
O zaman da, risk yönetiminde anahtar, Türkiye'nin Kürt sorununda çözüm için tercihidir. Bugün iki farklı tercih opsiyonun tartışıldığını görüyoruz. Bir pozisyon, Türkiye'de Kürt sorununu, temelde ve özde "terör sorunu" olarak görerek, hatta indirgeyerek, sorunun çözüm eksenini, birincil ve ana düzeyde, PKK'ya karşı mücadele olarak görüyor. Böylece çözüm mekanı ve stratejisi için de, Güneydoğu ve Kuzey Irak coğrafi alanlarında askeri müdahale olgusu öne çıkartılıyor. Kürt sorununun terör boyutu çok önemli olmakla birlikte, sorunun tek boyutu değil. Bugün Kürt sorunundan konuşurken, kentsel ve bölgesel düzeyde çok ciddi bir insan trajedisinden de konuşuyoruz. Bu insan trajedisi, ağırlıklı olarak Türkiye Cumhuriyeti Kürt kimlikli vatandaşlarının yaşadığı, çok ciddi yoksulluk/işsizlik, çok ciddi günlük yaşam ve insani güvensizlik ve çok ciddi kimlik-temelli kültürel dışlanma sorunları olarak tezahür ediyor. Aynı zamanda, bu vatandaşlarımızın, demografik olarak da, ağırlıklı olarak çocuk ve gençlerden oluştuğunu görüyoruz. Üstelik, "yoksulluk/işsizlik-insani güvensizlik-kültürel dışlanma sarmalı", kendisini çok ciddi bir kadın sorunu, göç sorunu olarak da gösteriyor. Kürt sorununun "terör boyutu" yanında taşıdığı bu "insani boyutu" da var ve bu boyutta yaratıcı çabalar ve gelişmeler olmadığı sürece, sorun çözülemiyor.
Teröre karşı mücadele üzerine yapılan tartışmaları taradığımız zaman, aralarında farklılıklara rağmen, ortak olarak başarının anahtarının iki nokta içinde düşünüldüğünü görüyoruz. Birincisi, teröre karşı mücadelenin muhakkak hukukun üstünlüğü ilkesi ve demokratik normlar temelinde yapılması ve hiçbir şekilde kamu otoritesinin "hukuku askıya alma" girişiminde olmaması. İkincisi, İspanya ve İrlanda örneklerinde olduğu gibi, insani kalkınmanın, insani refahın ve insani güvenliğin sağlandığı ortamlarda, terörü minimize etme olasılığı da artıyor.
Kürt sorununa, insani boyutu ön plana çıkartan ve teröre karşı mücadeleyi de hukukun üstünlüğü ve demokratik norm temelinde yapan bir çözümle yaklaşan Türkiye, Irak'a da sadece Kuzey Irak'a endeksli değil, aksine bir bütünsellik içinde ve ülke kaynaklarının farklı kimlikler arası adaletli dağılımı temelinde yaklaşacaktır. Bu yaklaşım, Türkiye'nin temel risk alanları karşısında güçlü olmasını sağlayacağı gibi, Ortadoğu bölgesinde istikrarın sağlanmasındaki kilit aktör konumunu da güçlendirecektir. Kuzey Irak'a müdahale senaryo ve söylemlerinden önce, Türkiye'yi güçlü, adaletli, saygın ve demokratik bir aktör yapmaya çalışmalıyız.
E. FUAT KEYMAN: Koç Üniversitesi