Türkiye'nin Kuzey Irak politikası

Bugünlerde, Irak sorunu temelinde iki önemli gelişme oldu. Birincisi Irak işgalinin dördüncü yılında, işgalin yarattığı insan trajedisi ve siyasi istikrarsızlığa karşı, Irak'ta ABD yönetimine/işgaline yönelik çok büyük...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Bugünlerde, Irak sorunu temelinde iki önemli gelişme oldu. Birincisi Irak işgalinin dördüncü yılında, işgalin yarattığı insan trajedisi ve siyasi istikrarsızlığa karşı, Irak'ta ABD yönetimine/işgaline yönelik çok büyük gösteriler yapılması. İkincisi, Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin lideri Mesud Barzani'nin Türkiye'ye karşı tehditkâr açıklamaları, Türkiye'nin genelde Irak, özelde de Kuzey Irak politikası ne olmalı sorusunu bir kere daha gündeme taşıması. Barzani'nin Türkiye'nin Kerkük söylemine karşı "Biz de Diyarbakır'a ve diğer şehirlere karışırız" sözleri, zamansal olarak, son günlerde artan PKK terörüyle de birleşince, Türkiye Irak'a sert bir nota ile Kuzey Irak'taki PKK varlığıyla ilgili sınır ötesi operasyon mesajını verdi. Bu notaya karşı, hem Irak Cumhurbaşkanı Talabani'den "özür" içeren bir yanıt geldi hem de ABD Dışişleri Bakanlığı, sözcüsü Sean McCormack yoluyla, Barzani'nin açıklamalarını eleştirdi.
Mesud Barzani'nin tehditkâr açıklamalarını doğru yorumlamamız ve bu temelde, Kuzey Irak politikası üretmemiz gerekiyor. Bu nedenle de Türkiye'nin Kuzey Irak politikasını, bu açıklamaların yapıldığı zamansal bağlamı akılda tutarak, dolayısıyla "bugün, işgalinin dördüncü yılında Irak ve Ortadoğu'da nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız?" sorusuna yanıt vererek üretmesinin, stratejik/etik temelde daha yararlı olacağını düşünüyorum.
İki Amerika algılaması
Hem dünyada, hem Ortadoğu'da hem de Irak'ta, dört yıl önce savaş başlatıldığı zamanki Amerika algılamasıyla bugünkü Amerika algılaması arasında ciddi bir farklılık oluştuğunu görüyoruz. Dört yıl önce, Amerika sadece uluslararası ilişkilerde "lider ülke", "dünya siyasetinin hegemonu" olarak değil, "alternatifi olmayan süper ya da hiper güç", dolayısıyla, dünya hegemonik liderliğinin gerisine gitmiş bir "küresel imparatorluk" temelinde tartışılıyor ve algılanıyordu. ABD'nin Irak dış politikası ve bu ülkeye karşı tek taraflılık temelinde başlattığı savaş da, bu ülkenin dünya siyasetinde oluşturduğu küresel imparatorluk kimliği algılaması içinde görülüyordu.
Dört yıl önce Amerika, (a) siyasi temelde uluslararası ilişkilerin, uluslararası örgütlerin ve dünya siyasetinin en etkili aktörü, (b) askeri güç, kapasite ve bütçe olarak alternatifi olmayan, (c) ekonomik anlamda, küresel ekonominin en büyük ve en gelişmiş ekonomisine sahip olan ve (d) kendi popüler kültürünü, bilgi ekonomisini küresel ve evrensel bir kültürel kod konumuna getirmiş, dolayısıyla dünya hegemonu olmanın gerisinde, küresel imparatorluk niteliğine yükselen bir hiper güç olarak algılanıyordu. Bu nedenle de Irak savaşı, sadece küresel terörizme karşı mücadelenin bir parçası olarak değil, daha büyük bir projenin, diğer bir deyişle, Irak'taki "rejim değişikliğiyle" birlikte başlayacak, Ortadoğu'nun yeniden yapılanmasıyla devam edecek ve 21. yüzyılın Amerika'nın küresel imparatorluk kimliği içinde "Amerikan yüzyılı" olarak kurulmasını ortaya çıkartacak, kapsamlı ve uzun bir sürecinin başlangıç noktası olarak görülüyordu. Savaşın başlangıcında, 21 gün sonra Bağdat'ın düşmesi ve Saddam Hüseyin heykelinin yıkılması, Amerika'nın küresel imparatorluk algılamasının pekişmesine yol açıyordu.
Dört yıl sonra bugünse farklı, hatta küresel imparatorluk tezine karşıt bir Amerika algılamasıyla karşı karşıyayız. Irak savaşı ve işgalinin dördüncü yılında, Amerika, (a) Irak'ta, yarattığı işgale karşı geliştirilen şehir temelli "düşük yoğunluklu ve direniş ağırlıklı savaşta yenilgiye uğrama durumunda olan bir askeri güç", (b) işgal süreci içinde, sayıları 700 bini bulan sivilin ölmesine, 2.5 milyonu bulan sivilin ülkelerini terk etme durumunda kalmasına ve sağlıktan günlük yaşam güvenliğine tüm altyapısı yıkılmış bir "güvensizlik ve korku mekânı"nın ortaya çıkmasına neden olmuş ve böylece "çok ciddi bir insan trajedisi yaratmış bencil bir emperyalist güç", (c) askeri düzeydeki süper güç olma kapasite ve bütçesine rağmen "kendisine karşı askeri anlamda direnişin başarılı olma şansının mümkün olduğu bir ülke" ve (d) küresel düzeyde çok ciddi ve yaygın bir "meşruiyet ve ahlaki kriz ve toplumsal ve kültürel tepki" ile yüzyüze olan bir siyasi aktör olarak algılanıyor. Bu değişim bize bugünle ilgili şu gerçeği gösteriyor: Irak savaş ve işgalinin dördüncü yılında Irak'ta, Ortadoğu'da ve dünyada, Amerika'nın küresel imparatorluk olarak algılanmasının artık tam anlamında gündemden düştüğünü ve aksine Amerika'nın artık "yeni muhafazakâr dış politika ideolojisi ve bu ideolojinin küresel ölçekte yarattığı olumsuzluklar" temelinde tartışıldığını görüyoruz.
Yeni bir Ortadoğu mu?
Bugün, Irak sorununa Ortadoğu'nun yeniden yapılanması projesi ve Amerika'nın küresel imparatorluk kimliği tezine yaklaştığımız zaman, başlangıç noktamız ve elimizdeki şu veriler var. Birincisi, Irak'ta yenilgiye uğramış ve kendisine karşı direnişin mümkün olduğu yeni muhafazakâr Bush yönetiminin dış politikası. İkincisi, bu politikanın Irak'ta yarattığı insan trajedisi temelinde yüzyüze bulunduğu ve küresel düzeyde yaşadığı "meşruiyet ve ahlaki kriz". Üçüncüsü, bugün Irak'tan başlayarak tüm Ortadoğu'ya yayılma riski yüksek olan "siyasi istikrarsızlık ve iç savaş olasılığı"na karşı mücadelede başta İran olmak üzere, Suriye ve Türkiye'nin ve bu ülkelerle diyaloğun giderek artan önemi. Dördüncüsü, İsrail-Filistin ve İsrail-Lübnan çatışmalarının sonucunda ortaya çıkan, Hamas ve Hizbullah gibi devlet-altı örgütlerin Ortadoğu'da artan önemi ve toplumsal desteği. Beşincisi Amerika'da son yapılan Kongre ve Senato seçimlerini demokratların kazanmasıyla gündeme gelen "ABD'de Irak'tan çekilme ve bu temelde yeni strateji yaratma" olasılığının giderek kuvvetlenmesi ve altıncısı bu yeni stratejinin
"yumuşak güç", "çok-taraflılık" ve "İran, Suriye ve Türkiye gibi ülkelerle diyalog yaratma" temelinde olması.
Tüm bu veriler, bize "yeni bir Ortadoğu mu oluşuyor?" sorusunu sorduruyor ve bu soruya yanıtın evet olma olasılığı giderek yükseliyor. Uluslararası ilişkiler kuramcısı, Ricard Haass da son çalışmasında bu soruyu soruyor ve "Napolyon'un Mısır'a çıkmasından iki asır sonra, Osmanlı
İmparatorluğunun çöküşünden 80 yıl sömürgeciliğin bitiminden 50 yıl sonra, Ortadoğu tarihinde dördüncü dönemi yaratan Amerikan dönemi de bitiyor ve yeni bir Ortadoğu ortaya çıkıyor" diyor (Foreign Affairs, Kasım/Aralık, 2006). Haass'a göre, artık Ortadoğu'ya, Amerikan küresel imparatorluğu algılanması içinde değil, aksine yukarıda sıraladığım verileri de içeren "yeni bir Ortadoğu dönemi"nin başladığı gerçeği içinde bakmamız geriyor.
Türkiye ve Kuzey Irak sorunu
Mesud Barzani'nin "pan-Kürdist" olarak nitelenebilecek açıklamalarından sonra Türkiye'nin Irak'a, Kuzey Irak'taki PKK varlığına karşı aktif ve kararlı mücadele etmesi temelinde nota vermesi doğrudur. Bununla birlikte, gerek Barzani'nin Türkiye'ye karşı tehditkâr açıklamaları yorumlanırken, gerekse de "Kuzey Irak politikası ne olmalıdır" sorusuna yanıt aranırken, bugün yeni bir Ortadoğu döneminin başladığı, bu dönem içinde Amerika'nın Irak'ta ve bölgede algılanmasında ciddi bir değişim olduğu ve ABD dış politikasının da bu değişim içinde kendisini yeniden yapılandırdığı gerçekleri de hesaba katılmalıdır. Bu gerçek ışığında ortaya çıkan belki de en önemli olasılık, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulma şans ve gerçekliğinin giderek azalmasıdır. Bu nedenle de, Barzani'nin pan-Kürdist söylemi, yeni Ortadoğu'nun ortaya çıkmasıyla birlikte Kuzey Irak'ta bağımsız Kürt devleti kurulması olasılığının azalmasından duyduğu endişeyi ve geleceğe karşı güvensizliği de taşıyor. Oluşma sürecindeki yeni Ortadoğu döneminin asli unsurlarından biri Türkiye'dir, ama Barzani ve Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi değildir. Türkiye'nin Kuzey Irak'taki PKK varlığına karşı mücadele ederken, Irak'ın geleceğine Irak halkının bir bütün olarak refah ve geleceği temelinde bakması daha yaralı olacaktır.