Türkiye'yi sarsan 20 gün

Türkiye'yi sarsan 20 gün
Türkiye'yi sarsan 20 gün
Gezi isyanından sonra Erdoğan'ın başkanlığı artık hayal. Nasıl bir 'başkan' olacağı bu süreçte görüldü. Bu siyaset tarzının iktidar bloğu içinde de çatlamalara yol açması kaçınılmaz
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Gezi Parkı Direnişi, “postmodern bir isyan” olarak, sokaklarında barikatların kurulduğu İstanbul ’un en büyük meydanını 15 gün süreyle zapt etmekle kalmadı, ülke geneline demokratik ve özgürlükçü bir çağrı haline geldi, hatta dünya çapında bir dayanışma ve sahiplenme ilişkisi de yarattı. Böylece özellikle de saldırıya uğradığı zamanlarda büyük kitleleri harekete geçirdi. 27 Mayıs’tan 15 Haziran’a kadar 20 gün boyunca Türkiye gerçekten sarsıldı. Esasen kentli orta sınıfların, gençlerin ana gövdesini oluşturduğu çok karmaşık, çok farklı talepleri olan bir blok, resmi açıklamalara göre 2,5 milyondan fazla kişi, 81 ilin 79’unda sokaklara döküldü, hâlâ da sokakları terk etmiş değil. Brezilya’dan ABD’ye, Almanya’dan Fransa ve Tunus’a kadar birçok ülkede “destek” eylemleri yapıldı, hâlâ yapılıyor.

İki tarz-ı siyaset

Bir siyasi itiraz, bir muhalefet eylemi olarak gelişen direnişle beraber her şeyden önce iki farklı siyaset tarzı karşı karşıya geldi. Bir yanda Erdoğan’ın temsil ettiği eski tarz siyaset, öte yanda Gezi Parkı’nda ifadesini bulan yeni tarz siyaset.
Eski tarz siyaset, bir merkezin veya liderin etrafında ve lidere tapınan örgüte yaslanarak, devletin ideolojik ve baskı aygıtlarını fütursuzca kullanarak, tehdit ve öfke dilini “retorik” haline getirerek, mizahtan uzak durarak, şiddeti kullanmakta sınır tanımayarak, gerçeği eğip bükmekle de yetinmeyip açıkça yalana başvurarak ve yalanları sürekli tekrarlayarak, siyasi muhatabını ötekileştirmekle de kalmayıp düşmanlaştırarak ve kendi yarattığı bu “düşman”dan korkarak, zaman zaman panikleyerek yapıldı, yapılıyor.
Kendiliğinden bir kitle hareketinin gelişimi içinde şekillenen yeni tarz siyaset, bilinen örgütlülüğün dışında veya yer yer bu örgüt biçimlerinin yanı sıra tek bir merkezi ve liderliği olmadan, kurt işareti yapanla Öcalan’ın resmini taşıyanları yan yana getirecek kadar çoğulcu ve esnek ama aynı zamanda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atanları “Mustafa Keser’in askerleriyiz” diyerek eleştirecek kadar yaratıcı ve cesur, şiddetten uzak, barışçı yöntemleri temel alan, öfke ve tehdit dilini reddederken politik mizah ve yaratıcılıkta sınır tanımayan, kadınların katılımının ve inisiyatifininin daha önde oluşuyla dikkat çeken, eylemin içine çekilen herkesi değiştirip dönüştüren bir siyasetti. Dolayısıyla yeni bir kimlik ve aidiyet ilişkisi kuran ve nihayet haklı olduğuna, doğal ve basit bir hak talebinde bulunduğuna ilişkin inancından aldığı güçle şiddete direnen, korkusuz bir militanlık ve özgüven sergiliyordu.
“Erdoğan’ı yedirtmeyiz” diyen danışmanı Yalçın Akdoğan’a, orantısız şiddet uygulayan polise sahip çıkarak, “Polisimizi yedirtmeyiz” diyen Erdoğan’a “Arkadaşlar standlardan yiyebilirsiniz, ücretsizdir” diye tweet atan Gezi direnişçisi karşısında sadece siyasi iktidar değil, geleneksel “siyaset kurumu” şaşkın ve çaresiz kaldı. Ve ardından AKP hükümeti kendi varlığına ciddi bir tehdit olduğunu düşündüğü bu yeni siyaseti, bu yeni muhalefeti ezmeye yöneldi. Böylece dört kişi ölür, binlerce kişi yaralanır, birçok kişi tutuklanırken güç gösterisi yapmak üzere düzenlenen mitinglerde üç hilalli bayrakların eşliğinde yeni “milliyetçi cephe” arayışları sergilenmeye, “Mücahit Erdoğan”, “Allahüekber” sloganlarından başka bir şey duyulmamaya ve “sizin bir besmeleniz milyonlarca tweet’e bedeldir” denilerek mütedeyyin insanlar etki altına alınmaya başlandı.

‘Çözüm süreci’ tehlikede

Ve bir yandan da “çözüm süreci” yani, Kürt sorununu barışçı ve demokratik yöntemlerle çözme anlayışının devam ettiği söyleniyor. Gezi Parkı isyanı gerçekten de bu süreç için büyük bir fırsat, bir şanstı. Kürt sorununun ancak demokratikleşmeyle çözüleceğinin, barışın demokrasiyle geleceğinin bilincinde olan bir siyasi iktidar, Gezi Parkı’nın demokratik çağrısını, özgürlükçü ruhunu bu sürece destek olacak bir fırsat, bir imkan olarak algılardı. Ancak böyle olmadı. Erdoğan, polise “destan yazdırtarak” sokağa hakim olmaya kalkışınca Selahattin Demirtaş’ın söylediğine göre, “Süreç gitti, geldi”. Sürecin neden “gittiği” belli de, neden ve nasıl “geldiği” henüz belli değil. Daha da güçlendirileceği açıklanan polis “destan yazmaya” devam ederse biber gazının insanlarla birlikte bu süreci de zehirleyeceği açık değil mi? Gezi Parkı ile uzlaşmayan bir hükümet Kürtlerle de uzlaşmaz, uzlaşamaz.
Gezi Parkı isyanından sonra Erdoğan’ın başkanlığı artık hayal. Nasıl bir “başkan” olacağı bu süreçte görüldü. Sadece muhalifler değil, AKP’liler de gördü ve bu siyaset tarzının iktidar bloğu içinde de çatlamalara yol açması kaçınılmaz.
Öte yandan Erdoğan’ın neden bir “tuzak”tan söz ettiği de anlaşılıyor. Zira iktidarda geçen on yıldan sonra, birçok nedenden dolayı, “Batı dünyası” artık AKP liderine eskisi gibi bakmıyor. Hatta Erdoğansız bir AKP de düşünmeye başlamış olabilirler. Erdoğan da bunun farkında ve Gezi Parkı isyanını kendi konumunu ve cephesini konsolide etmek için kullanmaya karar verdi. Ancak “Reyhanlı’da 53 Sünni şehit edildi”, “Camide içki içtiler”, “Başörtülü kızlarımıza saldırdılar” gibi, malum fay hatlarına basılarak yapılan kışkırtmaların nereye kadar gideceğini kim kestirebilir? “Sünni lider” tehlikeli bir şekilde oynuyor.
Oysa eğer kendisine kurulan bir “tuzak” varsa bunu aşmak için Gezi Parkı, Erdoğan için de bir fırsattı. Bu isyanın demokrasi bilinci ve özgürlük ruhu Erdoğan’ı yedirtmeyecek en büyük, en güvenilir güçtür. Gerçekten de Erdoğan’ı yemeyi, yani iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan bir tuzak, bir komplo olsa bununla mücadele etmenin yolu polisi daha da güçlendirmekten, milliyetçi cephe kurmaya kalkışmaktan, “Mücahit”liğe dönmekten değil demokrasiye sarılmaktan geçer. Ama Erdoğan tam ters yönde hızla gidiyor. Gezi Parkı’nı ezmeye çalışarak aslında kendi ayağına kurşun sıktığı gibi, artık bu hareketi yok etmesi de mümkün değil. İşte bir gün “duran adam” çıkar, ertesi gün semt parklarında forumlar toplanır, öbür gün başka bir şey olur…

Platformla seçime

Gezi Parkı Direnişi’nin örgütlenme platformu olan “Taksim Dayanışması” yeni siyasetin bir ifadesi, bir temsilcisi olarak kendisini önümüzdeki yerel seçimlere yönelik olarak örgütlemeyi düşünmeli. Başta İstanbul olmak üzere, benzer platformların oluşabileceği her yerde, yerel seçimlerde bağımsız adaylar çıkarmak üzere örgütlenilebilirse, Gezi direnişçileri sadece yeni bir siyaseti ve yeni bir muhalefet hareketini ateşlemiş olmakla kalmaz, birçok yerde yeni bir demokratik iktidar inşa etmenin de örneklerini yaratırlar. Zaten gereğinden fazla siyasi partinin olduğu bir yerde bir yenisini daha kurmaya kalkışıp onlara benzemek doğru olmaz. Ama bu yeni siyaset tarzını geliştirirken bugün arkasında varolan toplumsal gücü/bloğu da büyük ölçüde koruyacak ve eski siyaset tarzına meydan okuyacak bir seçenek oluşturmak, bir yerel seçim kampanyası başlatmak için geç kalınmazsa “Türkiye’yi sarsan 20 gün” geleceği kurmak için bir başlangıç olabilir.