Tutuk

Tutuk
Tutuk

KCK tutuklamaları h l devam ediyor.

Ülkeyi sevmek neden kuşaklardır bedeli ödenmesi gereken bir acıdır, bilmem. Ama darbe dönemlerinin havası demokrasi adı altında da aynı solunuyorsa, bu işte bir terslik olmalı
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Ekrandan yine gözaltılarla ilgili bir haber geçiyordu. Ve ekibiyle bir toplantı halinde görünen haber müdürü, gözaltı dalgalarının tıpkı tsunamiler gibi dilimize kalıp olarak yerleştiğinden bahsedip güldü.
O gülüşe tutulup kaldım. Dalgalarla gelen gözaltıları kanıksamaya ve buna gülebilmeye kaldım. Darbe dönemlerinde sokağa çıkma yasakları, olağanüstü haller varken insanlar kimin nereden alınıp nereye götürüldüğünü bilmezdi ama havada o ortak karanlığın dehşeti duyulurdu. Çocuklar bile sebepsiz korkardı. Şimdi en ürkütücü gelişmeler öylesi bir normal akış içinde yaşanıyor ki, kılımız bile kıpırdamıyor ve hatta gülüyoruz. O gülüş ise yaşanan her şeyden daha çok kan donduruyor.
Başbakan 28 Şubat süreciyle ilgili “dalgalar uzarsa ülkenin boğulacağı” uyarısıyla soruşturmanın yürütülüş şeklinden hükümetin duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Rahatsızlık belirttiğin noktada, yaşananlarla bir ilgin, bu konuda bir sorumluluğun olmadığını vurguluyor ve topu şu meşhur “yargının bağımsızlığı” klişesine atmış oluyorsun. Ama yürütmenin sahiplenemediği sorumluluk, o havada uçuşan sorumsuzluk hali, birimlerin özerk konumunu değil, birbiriyle uyumsuzluğunu ve basbayağı kanlı bıçaklı bir iktidar mücadelesini işaret ediyor. Bu bitmek bilmeyen iç mücadele de yine, yaşanan her şeyden daha çok kan donduruyor.
İddianamelerin aylarca açıklanmadığı KCK tutuklamaları Kürt sorununu, sahiplenilen, ortaklaşılan bir mesele olmaktan çıkarıp öcü bir tabu noktasına itelerken, çözüm konusunda ortada muhatap bırakmıyor. “Terör” kavramı bu kadar muğlakken, kimin neden tutuklandığı ya da salıverildiği de tamamen keyfi bir hal alıyor. İçerisi ile dışarısını birbirinden farksız kılan işte bu muğlaklığın ta kendisi. 

Tutukevi olarak ülke
Bir dönem 12 Mart darbesinin akabinde hasta babasının başında beklerken Tezer Özlü de bu dışarda olmanın özgür olmak anlamına gelmediğini de teninde duyumsamış, şöyle yazmıştı: “ İstanbul ’un sıcak yaz gecelerindeki uzun, törensel gecelerini düşündüm. Güzel Türkiye ’nin her zaman bir tutukevi olduğunu, tutukevi olarak kalacağını düşündüm. Bizler içinse, yani gerçekten tutuklu, ya da kendi seçmeleriyle tutuklu olanlar içinse, hiçbir yerde kurtuluş olmadığını.”
Ülkeyi sevmek neden kuşaklardır bedeli ödenmesi gereken bir acıdır, bilmem. Ama darbe dönemlerinin havası demokrasi adı altında da aynı solunuyorsa, bu işte bir terslik olmalı. Doğrunu otosansürsüz söyleyemiyorsan, adalete güvenmiyorsan ayağının altında zemin kalmaz. Polen misali havada süzülürsün sadece.
Ne zamandır mahkeme haberleri rutinimiz. Gelgelelim hiçbiri hukukun parçası değil. Ve eğer bu denli çok sayıda hukuki değil siyasi dava varsa ortalıkta, üstelik o davaların hükümleri aracılığıyla birilerine devamlı mesaj ve gözdağı veriliyorsa, vay gelmiş ülkenin başına.
Ülke üzerindeki hava ne zaman boğuculaşsa, doğrularının bedelini ödemek zorunda bırakılmış bir başka yürekli kadının daha sesini duyarım. Sevgi Soysal, onyıllar önce ölmüşlüğüne inat, zaman boyutuyla dalgasını geçip fısıldar kulağıma: “Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katısını kendim koyarım. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum... Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük.”
12 Mart döneminin hediyesi olan bu zorlu özgürlük, Sevgi Soysal’ın nüktedan kaleminde en acıtıcı gerçekleri zerre duygusalllığa kaçmadan yeniden yaratmanın, yıkmanın ve hesaplaşmanın aracına dönüşür. Yine aynı zorlu özgürlük, Yıldırım Bölge’den, sivil merkez hapishanesine geçişi sevinç olarak yaşatır. 

İçerisi ve dışarısı
Burası cinayetten, kız satmadan mahkûm kadınlarıyla da olsa hazrol ve nizam buyurmayan arbedesi içinde hayatın ta kendisidir. Lâfı gediğine koyar Sevgi Soysal bir kez daha: “Bana burada yeniden ‘merhaba’ diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de merkez cezaevini ilk seven insanım.”
İçerisi yazarlarla, düşünürlerle, yayıncılarla, çevirmenlerle, akademisyenlerle dolarken dışardan milli eğitimin tornası, aynı düşmanca, nefret söylemleriyle dolu ders kitaplarında minik çocuklara öteki düşmanlarını belletiyor. Çocuklar hamasi şiirleri ezbere okurken tutulup kalıyor, korkudan elleri terliyor. O nedenle Sevgi Soysal, kendisi açık hava hapishanesine dönmüş bir ülkenin ‘dışarısı’ndan ölümüne korkar: “Neyse, günler geçsin, geçsin istiyorum ya ‘dışarıyı’ düşünemiyorum. Uzun süre buzdolabında dondurulmuş bir et gibi, dışarı çıkarılınca kokmaktan, bozulmaktan korkuyorum. Ve böyle bir ‘dışarı’dan, şimdiye kadar hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkuyorum: İçimde yeniden kıpırdanan hayatın tümüyle merhaba...”
Bir hayatı inadına kıpırdatan, ummaktan ve bu uğurda çabalamaktan vazgeçmeyen bu kadınlara merhaba asıl. Tutulup kalmışlığımızı kıran onların ışıklı sözleridir. Dilerim, siyaset de bir gün aynı cesarette birleşir. Çünkü zamanın bu denli donup kaldığı başka bir ülke görülmemiştir.