Üç Ergenekon

Üç Ergenekon
Üç Ergenekon

Ergenekon davası sürerken dağda-bayırda, yolda-kaldırımda bulunan mühimmat şaşkınlık yaratıyor.

Ulusalcılara yakın bir söylem geliştiren üst-orta burjuvazinin iktidarın lehine gelişen her olayı bir komplo gibi görmekten vazgeçmesi, kendine gayrimeşru yollarla rejimi koruma görevini biçip suç işleyenlere kol kanat germemesi gerekir
Haber: SAMİM AKGÖNÜL - akgonul@umb.u-strasbg.fr / Arşivi

Strasbourg- Ergenekon’un üç değişik bağlamda üç değişik anlamı olduğunu belirtmek zor değil. 1990’ın hemen öncesinde ve sonrasında Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen tasfiye operasyonlarının bir benzeri olduğunu düşünmek mümkün. Avrupa’da kurulmuş derin devletler birer birer deşifre edilmiş, devlete paralel bir şiddet tekeli yaratmış olan oluşumlar alaşağı edilmişti. Ancak Türkiye gibi otoriterizmin kamuoyu tarafından içselleştirildiği ve pretoryen demokrasinin yegane rejim olduğunun düşünüldüğü bir ülkede tam aksine oluşum güç kazanıp, paralel devlet statüsünden asıl devlet statüsüne geçti. Tasfiyenin geç yapılması derin devleti palazlandırdı, bu palazlanma gecikmeyi artırdı. Bu kısırdöngü içinde tasfiye güçleşti, çetrefilleşti ve başladığı andan itibaren bürokrasinin ve üst-orta sınıfın tepkisini çekti.
Altı çizilmesi gereken diğer bir nokta da, bütün Avrupa’da gerçekleştirilen “temiz eller” operasyonlarında, operasyonları gerçekleştirenlerin ellerinin yüzde yüz temiz kalmamış olmasıdır. Özellikle İtalya’da gerçekleştirilen “devleti gölgelerden arındırma” işlemlerinde, kurunun yanında yaşın da yandığı biliniyor. Maalesef bu durum Türkiye’de de görülüyor ve böylece operasyonun tümünün itibarına ve inandırıcılığına gölge düşüren, kimisi dramatik sonuçlara yol açan, kimisi güldüren uygulamalar vuku buluyor.
Bu uygulamalar elbette kabul edilir değildir ve mutlaka sorumlular hesap vermelidir. Ancak bu uygulamaların var olması, devleti “katil devlet” algısından “özgürlüklerin savunucusu, sosyal adaletin garantörü devlet” statüsüne getirme çabalarının kökten “fasa fiso” sayılmasına da argüman oluşturamaz.
İşte tam bu noktada ikinci bir Ergenekon olduğunu söylemek mümkün. Derin devleti bertaraf etmek, darbelerin önünü alıp bunlara yeltenmiş olanları cezalandırmak meşru kalkanını, siyasi erkin kendine yarar sağlamak amacıyla kullanmasından, ortaya bir de siyasi muhalif Ergenekon’u çıktı. Tasfiye operasyonu kimi zaman gözdağı operasyonuna dönüştü, siyasi erkin politikalarına karşı söylem geliştirmiş olan (sadece söylem geliştirmiş olan) kimi bireyler taciz edildi, adeta muhaliflere mesaj gönderildi. Kendini iktidara yakın bulan çevrelerin kanımca bir özeleştiri yapma zamanı geldi. Başörtüsü söz konusu olduğunda haklı olarak özgürlükçü olan, 367 konusunda haklı olarak hukukun tecavüze uğradığına işaret edenler, Türkiye toplumunu ‘bizden’ ‘bizden değil’ manikeizmi içinde görmekten vazgeçip, iktidar karşıtı bireylere yapılan haksızlıkları yüksek sesle dile getirdiklerinde, yukarıdaki konularda yapılan şikayetlerin kredibilitesi artacaktır.
Yukarıdaki cümleyi ters çevirip tekrar edeyim: Derin devletin tasfiyesinin arkasına saklanarak iktidarın siyasi rövanş peşinde koşması kabul edilebilir değildir. Ve haksız uygulamaların da sorumluları ortaya çıkarılmalı, en azından sandık başında faturası kesilmelidir.
Gücünü kullanmada aşırıya kaçmaya meyilli olmayan iktidar yoktur. Bu açıdan bakıldığında şu andaki iktidarın da gücünü suiistimal ettiğini söyleyebiliriz. Ancak demokrasinin erdemlerinden biri de, kurumsal ve siyasal olarak iktidarların kendilerini aşmalarını engellemektir.
İkinci özeleştiri burada yapılmalıdır. Ait olduğumu düşündüğüm özgürlükçü çevreler, ulusalcıların sırf yazıları ve beyanları yüzünden taciz edilmelerine bence gerekli tepkiyi göstermedi. Birkaç samimi yazı ve tepkinin dışında gür bir ses çıkmadı. Ancak özgürlükçülük, kendi gibi düşünmeyenin de fikirleri yüzünden baskı görmemesini savunmaktır. 

Kurum değil birey cezalandırılmalı
Türkiye’de 1945’ten itibaren varolan olumsuzlukların nedeninin önemli bir kısmının, otoriter devlet anlayışının varlığı ve bu devlet anlayışı içinde de ordunun kendini tek meşru kurum olarak görüp hareket etmesi olduğu açıktır. Ancak hukukta suçun bireyselliği ilkesinin birincilliğini de unutmamak gerekir. Suç işleyen bireyler, orduya ya da polise ait olsun olmasın, birey olarak cezalandırılmalıdır, kurum olarak değil.
İşte burada üçüncü Ergenekon’dan bahsetmek mümkündür: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içindeki tasfiye operasyonu. Üst kademelerden gelen tepkiler ne kadar sert olursa olsun, TSK’nın da bu tasfiyeyi hayırlı gördüğü ve bir şekilde buna izin verdiği açıktır. Emekli generallerden sonra muvazzaf subayların da gözaltına alınıp tutuklanabilmeleri, devlet-ordu hiyerarşisinde taşların oynadığının tartışılmaz göstergesi. Unutulmaması gereken nokta, anayasal rejimin ve toprak bütünlüğünün garantörü olarak görülen ve kendini bu şekilde algılayan ordu, 1945’ten beri -ama özellikle de 1970’lerden bu yana-, dış tehditlere değil ‘iç tehditlere’ karşı konuşlandırıldı.
Bu görüşe paralel olarak oluşturulan derin devlet de iç tehditlerle başa çıkmakla görevlendirildi. 1960’larda tehdit Yunanistan’dır ama hedef Türkiye’nin içindeki Rumlar oldu. 1970’lerin tehdit algısı komünizmdir, ancak bu tehdit Sovyetler’in Türkiye’yi işgali değil, içerdeki komünist akımlar olarak düşünüldü. 1980 sonrasında algılanan tehdit içerdeki Kürt hareketidir. 1990’larda bu iç tehdide yenisi eklendi, İslamcılık en büyük tehditlerden biri olarak görüldü. Kısacası ordu ve Ergenekon’un eski ve yeni açılımları, orta ve üst-orta tabakada Türkiye’yi Türkiye’nin içinden gelen tehditlere karşı koruyan oluşumlar olarak görüldü, desteklendi. Türkiye, Türkiye’ye karşı savunuldu! Ergenekon davasının bu tabakalarda oluşturduğu rahatsızlık, hatta tepki, bu tehdit algılamasının hâlâ varolmasına ve ordunun bu tehdide karşı koyabilecek içine sızılmamış yegâne kurum olduğuna inanılmasına bağlıdır. Kanımca bu tasfiye, ordunun gücünü ve prestijini artıracak, aslî görevinde güçlenmesini sağlayacaktır. Ulusalcılara yakın bir söylem geliştiren üst-orta burjuvazinin bunu kavraması, iktidarın lehine gelişen her olayı bir komplo gibi görmekten vazgeçmesi, ulusalcı kimliğine sığınarak kendine gayrimeşrû yollarla rejimi koruma görevini biçip suç işleyenlere kol kanat germemesi gerekir.
Adı geçen tabakalarda da muhalefetin meşru yollardan yapılabileceği fikri yerleşecek, siyasi dönüşüm toplumsal kural haline gelecektir. Bugünkü iktidara muhalefet etmenin yolları sonsuzdur. Özgürlükçü çevreler için son derece olumlu bir adım olan Kürtçe televizyonun başlaması, kamu mallarının peşkeş çekilmesine özür teşkil edemez. Komik türban yasağına karşı mağdur duruma düşen iktidar tabanı, aynı iktidarın dinsel baskı ortamı yarattığını görmemize engel olamaz. Ergenekon, iktidarı olduğundan daha meşru kılmaya yönelik bir fenomen değildir.