Üç günde Şam, üç yıl oldu!

Üç günde Şam, üç yıl oldu!
Üç günde Şam, üç yıl oldu!
Türkiye'nin bundan sonra Suriye'de ilişki kurması gereken grupların başında Kürtler geliyor. Bunu Ankara da biliyor ama ifade etmiyor. Çünkü ifade etmek, üç yıllık politikanın yanlışlığının ifşası anlamına geliyor
Haber: METE ÇUBUKÇU / Arşivi

Türkiye ’nin birçok şehrinde onlara rastlamak mümkün. İstanbul ’un Sirkeci ve Fatih’inde, Hatay’ın şehir merkezi ya da varoşlarında, İzmir Alsancak’ta, Diyarbakır sokaklarında. Birçoğu apartmanların bodrum katlarında, loş, güneş görmeyen evlerde ama en azından ölüm korkusundan uzak yaşıyor. Genelde çocuklar ama çaresizlikten ailece sokaklarda dilenenler var. Biraz parası olanlar, iyi kötü bir dam altı bularak ortalarda görünmemeye çalışıyor. Daha zenginlerine Gaziantep’teki lüks restoranlarda rastlayabiliyorsunuz. Bazıları günlük 5-10 liralık ücretlerle çalışıyor. Ailelerin parçalandığını duyuyoruz ya da daha da acısını, kadınların çaresizlikten fuhuşa yöneldiğini.

İki yanlış bir doğru etmiyor

Suriyeli misafir göçmen statüsündeki binlerce kişi Türkiye’nin dört bir yanında umutsuzca ülkesindeki savaşın bitmesini bekliyor. Umutsuzca çünkü Suriye’deki iç savaşın bitmesi, yakın vadede pek mümkün görünmüyor. Yapılan araştırmalar dünyadaki benzer iç savaşların birkaç yıl içinde sonuçlanmaması halinde sorunun 10-15 yıla yayılabilidiğini gösteriyor. Savaş bugün bitse bile ülkelerini terk eden Suriyelilerin evlerine dönüp dönmeyecekleri şüpheli. Yaygın kanı, göçmenlerin yoğun olarak bulundukları kentlerin demografik yapısını, kent yaşamındaki alışkanlıkları bir süre sonra değiştirebilecekleri. Birleşmiş Milletler, Suriye’de üçüncü yılını dolduran iç savaştan dolayı yerinden edilmiş 3,5 milyon insan sayısının 2014 sonunda yaklaşık iki katına çıkacağını tahmin ediyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Suriye Bölge Koordinatörü Amin Awad, yaklaşık 2,5 milyon Suriyelinin komşu ülkelere sığındığını söylüyor. Resmi rakamlara göre bu kişilerin 600 bini Türkiye’de, gayriresmi rakamlara göre bu sayının 800 bine ulaştığı söyleniyor. Sınır bölgelerinde bulunan kamplar bir nebze olsun kontrol edilebiliyor ama kamplarda olmayanlarla ilgili önümüzdeki dönemde şu ya da bu nedenle sorunların çıkacağı beklenebilir. Bu yüzden özellikle sınır kentlerinde göçmen sayısı artınca bu kişiler başka illere yönlendiriyor, göçmenler tüm Türkiye’ye yayılıyor. Türkiye başından bu yana kampları uluslararası denetime açmadı. Bu durum ‘kamplarda ne oluyor’ tartışmasını da beraberinde getirmişti. Kamplardaki askeri örgütlenmenin üzerinden uzun süre geçti. Sınır bölgelerinde muhaliflerin ikmal ve iaşeleri artık karşı tarafta yapılıyor. Sınırda yeni önlemler alınıyor. Göçmenlerin geçişi daha kontrollü yapılıyor. Ama bu durum bile Türkiye’nin yanlış politikasını doğrulamıyor.
Üç yılın sonunda dünyanın kendi haline bıraktığı bir vekalet savaşı ve 150 bin ölüden söz ediyoruz. Büyük oranı rejime ait olmak üzere muhaliflerin de karşılıklı insan hakları ihlalleri ve savaş suçu dosyaları giderek kabarıyor. Üç yıl içinde en somut savaş suçunu oluşturan olay, geçen yıl 21 Ağustos’ta rejimin Şam’ın Doğu Guta bölgesinde düzenlediği ve 1,300 kişinin ölümüyle sonuçlanan kimyasal silah saldırısıydı. Uluslararası toplum buna Suriye’nin elindeki kimyasal silahları teslim etmesi karşılığında göz yumdu. Büyük bir gürültü ile Cenevre görüşmeleri öncesinde ortaya çıkan işkence fotoğrafları bile beklenen etkiyi yapmadı. Cenevre görüşmelerinin tek sonucu, Suriye’de aylardır açlık çeken insanların biraz nefes alması oldu.

Geriye retorik kaldı

Bu üç yıl içinde Türkiye’de örgütlenen, silah desteği sağlanan muhalif gruplar yenildi. Şu anda hangi muhalif grubun kimi temsil ettiği belli değil. Alanda, Nusra ve IŞİD gibi El Kaide grupları hakimiyet sağladı. Türkiye’nin hesaba katmadığı Rusya ve İran, direnç gösterdi. Türkiye başlangıçta yola çıktığı noktanın çok uzağına düşerek, neredeyse Suriyeli mülteciler ve ağdalı bir retorikle başbaşa kaldı. Rejimin son dönemde önemli bölgelerde hakimiyeti ele geçirdiği, Özgür Suriye Ordusu’na bağlı bazı grupların rejimle ateşkes ilan ettiği biliniyor. Zaten artık ÖSO diye bir yapıdan söz etmek de mümkün değil. Bu sürecin en dirençli ve en iyi politika uygulayan grubu Kürtler oldu. Kürtler hem El Kaidecileri geri püskürttü hem de üç bölgede özerk yönetim ilan etti. Türkiye’nin bundan sonra Suriye’de ilişki kurması gereken grupların başında Kürtler geliyor. Bunu Ankara da biliyor ama ifade etmiyor. Çünkü hemen ifade etmek, üç yıllık politikanın yanlışlığının ifşası anlamına geliyor. PYD’yle hâlâ ilişki kurmayan Türkiye’nin bu örgütü tehdit olarak görmesinin bir ciddiyeti yok. Benzerini Irak’ta gördüğümüz bir ilişki birkaç yıl içinde kurulacak.


Bölgeyi tanımamanın sonucu

Evet, Suriye’de iç savaş üçüncü yılını doldurdu. Oysa “Üç gün içinde Şam’da oluruz”u unutmadık! Ancak Türkiye’deki politika yapıcıları Suriye meselesini de ‘kibir’ savaşına dönüştürmeyi, ‘kişiselleştirmeyi’ başardı. Üç yıldır yazdığımız gibi Suriye politikasının oluşturanların yanlışının temelinde, Ortadoğu’yu bilmemeleri, Türkiye’nin oyun kurucu rolünün, yumuşak gücünün ve bölgede yükselen yıldızının yanlış yorumlanması, yeni Osmanlı fantezisiyle bir emperyal fütühat yanılsaması içinde olmaları, ama en önemlisi bu savaşı ‘Müslüman Kardeşler’ mücadelesine indirgemeleri yatıyordu. En fenası da hâlâ bu politikayı yeni ‘kavramsal’ çalışmalarla haklı çıkarma çabası. Ama olmadı, olmaz da.
Dördüncü yıla girerken geride yıkılmış bir ülke, hemen herkesin elini soktuğu kanlı bir savaş, ayakta bir diktatör, niteliği ve niceliği belli olmayan muhalefet, El Kaide için yeni bir vatan, geleceği olmayan insanlar ve gelecek tahayyülü sadece düşmanlık üzerine kurulacak bir toplum kaldı.
Hakkını teslim etmek lazım: Suriye’de olanları görmezden gelmek, yaşanan insani drama duyarsız kalmak, mümkün değildi. Türkiye bu sorumluluğu yerine getirdi. Ancak, hükümet prensip olarak doğru yürüttüğü insani politikasını ‘mezhebi’ angajman algısıyla yanlış noktalara götürdü. Dördüncü yılında artık belagatı bir yana bırakıp, Sünni politika algısından sıyrılıp Esad’a da, muhalefetin kirli unsurlarına da karşı durmak bundan sonraki sürecin temel anahtarı. 2012 Eylül ayında yine bu sayfalarda yazmışız. Tekrar edelim: “Suriyeli kardeşlerimizle hiçbir sorunumuz olmaz. Kapımız da sonuna kadar açık.”