Üç kırılma

Ulus-devletin rüyası kırılmasız, sınıfsız, alt-grupsuz ulus. Milliyetçi paradigmada da aynı dinci paradigmada olduğu gibi kitle, bölünmezlik, parçasızlık, farksızlık üzerine kurulur. Farklılıklar törpülenmeli, hep bir ağızdan aynı marşlar söylenmeli...
Haber: SAMİM AKGÖNÜL / Arşivi

Ulus-devletin rüyası kırılmasız, sınıfsız, alt-grupsuz ulus. Milliyetçi paradigmada da aynı dinci paradigmada olduğu gibi kitle, bölünmezlik, parçasızlık, farksızlık üzerine kurulur. Farklılıklar törpülenmeli, hep bir ağızdan aynı marşlar söylenmeli, üniformalar giyilmelidir. Toplumdaki kırılmalar ulus-devletlerde ve ulus-devletin vazgeçilmez olduğunu düşünen kesimlerde hem kabus olarak yaşanır hem de araç olarak kullanılır.
Dinsel kırılma
Türkiye'de bir dinsel kırılma olduğu söyleniyor. Elbette bu kırılma din ya da mezhep farklılıklarından doğan bir kırılma değil. Büyük Britanya'da Anglikan kilisesiyle Katolik kilisesi mensupları arasındaki farklılıkların etnik çatışmaya yataklık etmesi örneği Türkiye'de yok. Elbette zaman zaman Sünni aidiyet ile Alevi aidiyet arasında şiddete varan çatışmalar oldu, Sivas katliamı örneğinde olduğu gibi yaşam hakkı tanınmaması gibi durumlarla dahi karşılaşıldı. Ancak özellikle Alevi çevrelerin radikalleşmemesi sayesinde bu çatışmalar kırılma noktasına gelmedi. Sözü edilen dinsel kırılmanın inanmışlarla inanmayanlar arasında olduğunu da söylemek yanlış olur. Ankara, İstanbul ya da İzmir gösterilerinde yürüyen yüzbinlerin, inançsız kitleler olduklarını düşünmek abes kaçar. Kırılma varsa o da dinin toplumsal ve siyasal hayatta yeri konusundadır. Üst ve ortanın üstü sınıfın bir kısmı İslam dininin kamusal alanda varlığından rahatsız olduğu gibi sıkı bir devlet kontrolünde olması gerektiğini de düşünüyor. Elbette bu kırılma başörtüsü, alkol kullanımı gibi sembolik ve günlük hayata dair konularda kendini gösteriyor. Bu gruplara göre fazla dini özgürlük ileride, inansa da dini varoluş şeklini kabul etmeyenlerin yaşama özgürlüğünü kısıtlayacak. Dolayısıyla dini dogma tehlikesine karşı devletçi laikçi bir dogma geliştiriliyor, bu yeni dogma Türkiye'nin varoluş ilkelerine oturtuluyor.
Dinin iki çeşit tanımından söz etmek mümkün. Birincisi dikey tanım olarak nitelendirilen birey-Tanrı ilişkisi, diğeri de yatay olarak düşünülebilen bireyler arasındaki ortaklık duygusu. Bütün tek Tanrılı dinlerde bireyle Tanrı arasındaki transandantal ilişki bireyleri grup yapan ortak aidiyete dönüştü, toplumsal tanım çoğu zaman ruhani tanımın önüne geçti. Elbette Fransa gibi bazı toplumlarda sanayi devrinin getirdiği bireyselleşme sürecinde din ruhani tanımına itildi, özelleştirilmiş, toplumsal öğe olması reddedilmeye çalışıldı. Fransız ulus-devlet sistemini kendine örnek alan Türkiye'de de aynı gelişmenin İslam dini için de geçerli olabileceği düşünüldü, bunun bir vakit meselesi olduğu varsayıldı. Oysa Osmanlı çıkışlı Türkiye toplumunda dinsel bölmelere yerleştiren millet sisteminin kalıntıları hâlâ var ve dini aidiyet hâlâ ortak aidiyetin başat kriterlerinden birini oluşturuyor.
Etnik çatışma ve kimliksel kırılma
Gene aidiyet konusunda sözü edilen diğer bir kırılma kimliksel olarak nitelendirilebilir. Bu kimliksel kırılmanın birbirini besleyen iki boyutu olduğunu söylemek mümkün. Birincisi ulus-devletin ulusun inşasından önce kurulmuş olmasından dolayı Türklük kavramı etrafındaki tartışmalara odaklanıyor. 1923'ten 1960'lara kadar bu kırılma Müslüman Türkler ve gayrimüslimler olarak varlığını sürdürdü, "vatandaş Türkçe konuş", bazı mesleklerin Türklere tahsisi, Varlık Vergisi, Aşkale, 6-7 Eylül 1955, 1964 sınırdışı edilmeleri gibi olay ve süreçlerde kendini gösterdi. 1980'den sonra Müslüman-gayrimüslim kırılması devam etse de etnik rekabet Türk-Kürt eksenine kaydı, 1990'larda da bu rekabet kimi zaman çatışmaya dönüştü. Son tahlilde Türklüğün hukuki bir aidiyet olarak çerçeve kimlik olması başarılamadı. İçerik kimlikleri, özellikle Kürt kimliği radikalleşti, bu radikalleşmeye cevap olarak çerçeve kimlik oluşturulacağına tepkisel bir şekilde Türk kimliğinin de radikalleştirilmesi yoluna gidildi. Nasıl ulus inşası süresi dolmadan emperyalizme karşı tek çare olarak ulusal devlet kurulması bir dizi kaçınılmaz sorunu ortaya çıkarmışsa, sanayi toplumu olmadan sanayi ötesi toplum olma çabası da bireyselleşmenin önüne çetrefilli engeller çıkarıyor.
İşte bu noktada kimliksel kırılmanın ikinci boyutu yani dışlayıcı milliyetçilikler doğuyor. Dışlayıcı milliyetçilikler aynı dogmatik dinler gibi birbirini reddediyor, birbirinden besleniyor ve dahası kendi milletinden olup milliyetçiliği kabul etmeyen birey ve gruplara hain gözüyle bakıyor. Bu karşılıklı sertleşme sürecinde taraf seçmemekte direnenler "dış mihraklar"ın maşası olmakla suçlanıyor, komplo teorileri üretiliyor, dışlayıcı milliyetçilik, korunmacı paranoyaya dönüşüyor, dünyanın (milletin) sonu tezleri ortaya atılıyor. Dışlayıcı milliyetçiliğin hakim olduğu toplumlarda etnik çatışma kaçınılmaz olduğu gibi, milliyetçi olmadan varolmak da zorlaşıyor. Dahası, ortam yozlaşmış milliyetçiliğin "öteki" olarak nitelendirdiği kişilere yaşam hakkı tanınmamasını sağlıyor, cinayetler işleniyor.
Ancak bu iki kırılma özneldir, ölçülmesi zordur, algılamalara bağlıdır. Dinsel ve kimliksel kırılmanın arka plana attığı nesnel ve ölçülebilir üçüncü bir kırılma var: Sınıfsal hatta toplumsal kırılma. Toplumsal kırılma iktisadi alanda olduğu kadar haklar temelinde, eğitim temelinde ya da bilgiye ulaşma temelinde ele alınabilir. Ülke nüfusunun birinci yüzde 20'si Danimarka standardında, beşinci yüzde 20'si Afganistan standardında yaşıyor, ortadaki üçüncü yüzde 20 de, beşinciye birinciden çok daha fazla yakın. Ülkede kimi ilköğretim kurumlarına kura ile giriliyor (?!), binbir çeşit ortaöğretim kurumundan değişik seviyelerde eğitim alınıyor ve sonuçta 180 dakikalık bir sınavın ardından aynı yaş sınıfının çok küçük bir kısmı üniversiteye yerleştirilebiliyor ve bu minicik kısmın da yarıya yakını açık öğretim fakültelerine girebiliyor.
Toplumsal kırılmanın içine elbette sınıfsal farklılaşmayı da koymak gerekir ve sınıflar arasındaki fay hatları uçurum halini çoktan aldı. Ancak yukarıda değindiğim din ve kimlik konusundaki yozlaşma sınıf kavramını da altüst ediyor. Türkiye'de dincilik küçük ve orta burjuvazinin içinde yer edinmeye devam ededursun, milliyetçilik toplumun alt katmanlarını ve hatta proletaryayı fethediyor. Toplumsal kırılma sınıfsal farklılıkları içine aldığı gibi, bu farklılıkları derinleştiriyor, kemikleştiriyor. Bir de buna çetrefilli göç meselesi katılınca ortak yaşam sahasını paylaşıp birbirine teğet dahi geçmeyen sınıflar iyice yabancılaşıp şehirlerin içinde şehirler, dünyaların içinde ayrı dünyalar yaratıyor.
Toplumsal kırılmanın orta ve uzun vadede son derece tehlikeli olduğunu görmek gayet basit. Ancak dinsel kırılma ve kimliksel kırılma tartışmalarının tozu dumana kattığı ortamda toplumsal kırılmayı teşhis etmek, çare üretmek zorlaşıyor. Dincilik dini, milliyetçilik de milleti çürütüyor. Dincilik halkın, milliyetçilik de milletin afyonu olma özelliğini korumakla kalmayıp ikisini karıştırarak kullanmak tehlikeyi daha da artırıyor. Sonuçta ortaya çıkan diyalektik bir ilişki: Toplumsal kırılma, dinsel ve etnik kırılmaları güçlendirdiği gibi, bu son ikisinin ideolojik alanda somutlaşması olan "Türk-İslam sentezi" söylemi, algılamaları ve dolayısıyla davranışları da vahşileştiriyor.

SAMİM AKGÖNÜL: Doç. Dr.