Üçüncü sese ihtiyaç var

Üçüncü sese ihtiyaç var
Üçüncü sese ihtiyaç var

Tırlara konulan tank ve mühimmat Van ve Hakkari deki birliklere gönderiliyor. Bu manzara üçüncü bir sesin gerekliliğini göstermiyor mu?

PKK'yı yok sayarak Kürt sorunu bağlamında çatışmalı ortam sonlandırılamaz. Öte taraftan BDP'nin daha önce muhataplıktan kendini bir nevi azade görüp Öcalan için yaptığı öneriler de toplum tarafından kabul görmüyor
Haber: AHMET ÖZER / Arşivi

Uzunca bir süredir PKK ile devletin güvenlik bürokrasisi ve ardından da iktidarın açılım politikası arasındaki girdapta sıkışıp kalan Kürt meselesinin buradan çıkması için üçüncü bir sese ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Son günlerde giderek dozu yükselen çatışmaların ateşini düşürmenin ve ardından meselenin konuşulmasının önünün açılması için bu nokta daha önem kazanmış bulunuyor.
Burada kritik eşik şu: Kürtleri yasal zeminde DTP/BDP iki milyon oyla temsil etmesine karşın o coğrafyadan bakınca sorunun asıl sahibinin çatışanlar olduğunu DTP/BDP de artık bir süredir daha net adres göstererek ileri sürüyor. Oysa BDP’nin halkı temsiline mazhar olmuş bir parti olarak “Kürt sorununda muhatap benim, ama silahların susturulmasında muhataplar çatışan taraflardır, olsa olsa biz bu savaşın durdurulmasında aracılık yapabiliriz” demesi beklenirdi. Gelgelelim devlet, “PKK ve Öcalan’la dolaylı ya da dolaysız görüşmem, onları muhatap almam”, diyor. Peki o takdirde bu kardeş kanının akmasının önüne nasıl geçilecek, bu işler nasıl sonlandırılacak? 25 yıldır denenen askeri yöntemle olmayacağı da artık yeterince ortaya çıkmadı mı? O halde bu meseleyi konuşarak birlik ve bütünlüğümüzü dağıtmadan konuşmanın ve çözmenin zamanı çoktan gelmiş geçiyor bile. Zaten açılım denilen politika da bu yüzden başlatılmadı mı? Ama, açılımın ruhuna aykırı olarak gene askeri tasfiye yöntemi işletilmeye çalışıldı. PKK bunu gördü ve direndi ve siyasi iktidarı doğrudan bundan sorumlu tutarak hedef tahtasına koydu ve ondan sonraki çatışmalı stratejisini devleti kendini muhatap alma üzerine kurdu. Zaten Öcalan da her fırsatta uygulamaya koydukları strateji ve taktiklerle devleti buna zorlamak istiyor ve bu bir kısırdöngüye dönüşmek üzere.
İşte bu süreçte üç gelişme aynı noktada buluştu, hem zaman hem strateji olarak. Bir, Öcalan “beni ciddiye almazsanız (31 Mayıs itibarıyla) ben aradan çekiliyorum, sonrasında meydana gelecek çatışmalardan sorumlu değilim” dedi ve adeta ‘ondan sonraki gelişmelerden ne demek istediğimi anlarsınız!’ der gibi süreci tetikledi. Şimdi eylem ve söylemlerle bunu göstermeye çalışıyor. İkinci gelişme bunun da etkisiyle PKK’nın uzun bir süredir tek taraflı ilan ettiği ateşkes sürecini sonlandırmasıydı. Daha önce kendisine operasyon düzenlendiğinde savunma bazında çatışma söz konusu iken, 1 Haziran’dan sonra saldırı stratejisine geçildiğini ilan etti. Üçüncü gelişme de dördüncü aşama dediği “demokratik özerklik” programını ilan etmesidir. Bütün bunların üstüne bir de en son Kandil ’den gelenlerin hapsedilmesi tuz biber ekti. Bu gelişme umut olmaktan çıkarılmak istenen açılımın tümden kapandığını adeta ilan etti. İşte işin tıkandığı girdap noktası da burası. 

Geçersiz tezler
O zaman çıkış nasıl sağlanacak, nasıl çözülecek bu iş? Burada bölgenin sosyolojisini ve hassasiyetlerini bilmeyen kişiler devreye girip realitesi ve geçerliliği olmayan tezler sunuyorlar ha bire kafa karıştırıyorlar. Bunlar, efendim “halkı PKK’dan ayıralım”, “PKK’yı silahla yok edelim”, “iyi Kürtleri” ayıklayıp kazanalım diyorlar. Bu retoriği kimi zaman yetkililer de tekrarlayıp duruyorlar.
Burada hesap edilemeyen bir realite var: PKK ile halkın iç içe geçtiği birbirine karıştığı gerçeği. Bu karışımı bizatihi devletin yanlış yaklaşım ve yöntemlerle sürdürdüğü 25 yıllık çatışma ortamı sağladı. O bölgede bu süre zarfında neredeyse şu ya da bu biçimde devletin darbesini yemeyen, devletin uygulamalarından zarar görmeyen aile kalmadı. Oğlu/kızı öldürülen, evi barkı yıkılan, göçe zorlanan, bir yakını faili meçhule kurban giden, hapiste yatan, dışarıya kaçan, tezgâhtan geçen kişiler ve bunların ilişkili olduğu aileler... Bir düşünün 30 yıllık süreçte bu yollardan biriyle mağdur olmamış aile var mı? Üstelik her geçen gün gelen cenazelerin yarattığı atmosfer çözümü daha da zorlaştırıyor. Saflar ayrışıyor düşmanlık tohumları saçılıyor ve önyargılar daha da pekişerek artıyor. Daha radikal yeni bir genç kuşak yetişiyor, askere gidenler onların yakınları bileniyor; dağda ölen, taş atan çocuklar hapisleri dolduruyor. Bu yakıcı sosyolojik gerçek hesaba katılmadan sonuç alıcı, doğru ve kalıcı bir çözüme ulaşılamaz. 

Sayılar büyük
Dağda 5-6 bin militan olduğu söyleniyor. Bir o kadarı da şu anda cezaevinde bulunuyor. PKK davasında yargılanan 10 bin civarında insan da 1980’den beri 10-20 yıllık cezalarını çekerek peyderpey dışarı çıktılar. Dünyanın çeşitli yerlerinde PKK için koşturan on binlerce kişinin varlığından bahsediliyor. Bunlar örgüt için siyasal, ekonomik, kültürel faaliyetlerde bulunan kişiler. Faali meçhulleri, boşaltılan 4 bin köy ve mezrayı, göçertilen 1,5 milyon kişiyi toplayın, yüksek bir sayıya ulaşırsınız. Bunların bir anası bir babası var, onları sayın, bir kardeşlerinin olduğunu ekleyin (ki doğurganlığın yüksek olduğu bölgede bu sayı çok daha fazla, biz en asgarisini söylüyoruz), sayı çoktan milyonu katladı bile. Bu nüfus hayatın acı gerçeklerinin ittirmesiyle; yani ideolojik bir propaganda ile değil yaşadığı acı gerçek ve yediği darbeler sonucu bir yerde saf tutmuş, taraf olmuş durumda. Savaşın değirmeni su yerine acı akıtmış yıllar yılı. Bundan da hemen her aile bir biçimde nasibini almıştır. İşte Kürtlüğünü yaşadığı biçimi ile bir sorun olarak gören, devletin yaklaşım ve uygulamalarına itiraz eden de bu kitle zaten. Yoksa AKP’ye ve kısmen CHP veya MHP’ye oy veren bölge insanı zaten kendi Kürtlüğünü ve devletin uygulamalarını sorun olarak görmüyor. Sorun anlattığımız Kürtlerden kaynaklanıyor. Daha doğrusu sorunu sahiplenen ve çözüm isteyenler bunlar. Peki, hadi ayırın bakayım ayırabilirseniz, nasıl ayıracaksınız. Bu ‘birbirinden ayıralım’ retoriği, söylemde kulağa hoş geliyor ama pratikte geçerliği olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla böyle temelsiz bir yaklaşım üzerine bina edilecek bir çözüm yükselmez, yıkılır. İşte bizim çözüm yolunda dikkat çekmek istediğimiz hususlardan biri bu.
Şimdi bu iki kesim bildiğimiz çeşitli nedenlerle karşılıklı gardlarını almış eylem ve söylemlerde bulunuyor. Birbirini tanımıyor, konuşmuyor, müzakere etmiyor. (Hatta bu karşıtlığı bir müddettir Kürtler ve Türkler haline çevirmek için uğraş verenleri de ve bunun yaratacağı tehlikeleri de unutmayalım)
Peki, nasıl olacak, bu sorun çözülecekse, bu kısırdöngü nasıl ve neresinden kırılacak? İşte bu kör noktada işin önünü açmak için üçüncü ses önerisini getiriyoruz. Bu iki karşıt kesimin yani devlet ve PKK’nın dışında bir sese ihtiyaç var: İşte üçüncü ses dediğimiz bu ses her iki taraf için de makul olanı seslendirecek olan sestir.
Çünkü şu anlaşılmıştır ki, PKK’yı yok sayarak Kürt sorunu bağlamında çatışmalı ortam sonlandırılamaz. Öte taraftan BDP’nin daha önce muhataplıktan kendini bir nevi azade görüp Öcalan için yaptığı öneriler de toplum tarafından kabul görmüyor. Burada her iki tarafa da makul gelebilecek bir yol lazım. Bunu her iki kesime de makul gelebilecek bir üçüncü ses oluşturabilir. İşte sırf bu nedenle bile bu sesi oluşturmak ve büyütmek önemli olabilir. Tabii bu konuda aydınlara, yazar ve sanatçılara, kanaat önderlerine ve de Sivil Toplum Kuruluşlarına büyük görev düşüyor. Fazla dallandırıp budaklandırmadan, asgari müşterekleri öne çıkararak adım adım giden bir süreç izlenebilir burada. Örneğin, hangi demokratik ve kültürel haklar öne alınacak, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinde ne tür iyileştirmeler yapılacak, eller tetikten nasıl çekilecek ve akabinde dağdan inişin ve legal siyasetin önü nasıl açılacak? Bütün bu sorulara güvenilir bir yapı tarafından aranacak makul cevaplar ve bunların her iki tarafça benimsenmesi ve uygulamaya sokulması çözümünün psikolojik altyapısını oluşturursa ardı-arkası gelecektir. Bence barışın köklerini, özgürlükçü bir demokrasinin inşasını ve sonuca götürecek içi dolu bir açılımı burada aramanın tam zamanı. Kürtlerle Türklerin kardeşlik mayası bozulmadan bunu yapmanın kucaklaşmanın tam zamanı. Toplumsal olaylar savsaklamaya gelmez. Yarın geç olabilir...

AHMET ÖZER: Prof. Dr., SDÜ. Siyaset Sosyoloğu


    ETİKETLER:

    Kandil