''Ulusal'' kaçış

Editörüm, The National yazısını ne zaman yollayacağımı sorduğunda "akşama yollarım" diyorum. Halbuki biliyorum, külliyen yalan bu söylediğim. Çünkü ne kadar niyetlensem de geceleri çalışabilen bir insan değilim.
Haber: MERT EMCAN / Arşivi

Editörüm, The National yazısını ne zaman yollayacağımı sorduğunda "akşama yollarım" diyorum. Halbuki biliyorum, külliyen yalan bu söylediğim. Çünkü ne kadar niyetlensem de geceleri çalışabilen bir insan değilim. Geceleri müzikle olan yegâne ilişkim hayal kurma, keder, biraz umut ve bolca kaçış üzerine. The National işte bütün bunları verebilen bir grup. Modern insanın yalnızlığına, paradokslarına nüfuz eden bir eşlikçi, içinizde bastırdığınız gerçekleri su yüzüne çıkaran bir ayna. Bütün bu zengin ve karanlık örgü bir modern zaman Leonard Cohen'i gibi duran Matt Berninger'in yarı uykulu, yarı depresif vokalleriyle birleştiği zaman müptelası olacağınız bir müziğin içine sokuyor insanı. Tindersticks'in Amerikan indie versiyonuyla Joy Division'ın country halleri arasında akışkan bir şekilde geçiyor geceler.
Gerçekçi ağlak
The National Ohio çıkışlı ama tohumlarını New York'ta atmış bir grup. Aaron Dessner (gitar/piyano)-Bryce Dessner (gitar) ve Bryan Devendorf (davul)- Scott Devendorf (bas gitar) biraderlerin yanı sıra vokalist Matt Berninger'den oluşan beşli ilk albümlerini 2001 yılında kendi isimleriyle çıkardı. Americana tarzını indie öğelerle birleştiren albüm Wilco'nun daha ağlak ama yine de daha gerçekçi hali gibiydi. 2003 yılında çıkan ikinci albümleri Sad Songs For Dirty Lovers ise ismi itibariyle kalbimizi 12'den vurmuş olsa da daha ziyade başka bir dünyaya geçiş albümüydü. New York artık onları avucunun içine almış, grubu taşradan metropolün sert ve karanlık haletiruhiyesine mahkûm etmeye çalışıyordu. Bu geçiş döneminin kendini tamamladığı yer, aynı zamanda kendi imkanlarıyla yapmayı bırakıp bir plak şirketiyle çıkardıkları ilk albüm, Alligator oldu. Yalnızlık, sonu belli ilişkiler ve sonucu olmayan yaşamlardan beslenen albüm bir modern kent ağıtıydı adeta. Alligator'dan 6 ay önce çıkan ve müziğe olan bakış açımızı kökten etkileyen The Arcade Fire'ın ilk albümü The Funeral nasıl bir mahalle ağıtı yaktıysa bu albüm de büyük kent travmasını yansıtıyordu bütün bireyselliğiyle. Mesela dünya güzeli Karen'da kahramanına empati ile yaklaşırken Berninger (Karen taraf tutmuyorum/ günün sonunda haklı olan ben olacağım ve niye olduğunu bile bilmeyeceğim.../ Üzerindekileri değiştirip devamlı suratıma pencereleri kapatıyorsun) bir anda ters köşeye yatırıp bütün soğukluğuyla "Beni düz ve bir içki hazırla" deyip son kertede durduğu noktayı açıklıkla gösterebiliyordu. Öte yandan Baby, We'll Be Fine'da "Her şey için çok özür dilerim" diye yakarırken bu tümceyi kotarabilecek nadir erkeklerden biri olduğunu gösteriyordu Berninger. Tıpkı Cohen gibi, ya da Bob Dylan veya Tom Waits gibi. Zaten The National'ın inandırıcılığının ve keskinliğinin merkezinde Berninger'in o karanlık bariton sesi yatıyor. Çünkü o da ustaları gibi son derece karizmatik ama doğuştan kederli bir hergele. Bunu her daim belli ediyor.
Haliyle çıkacak yeni albümleri ile ilgili beklentiler yüksekti. Mayıs ayında çıkan The Boxer yılın, The Arcade Fire'ın Neon Bible'ı ile birlikte en iyi albümlerinden biri olması bir yana, grubun vardığı olgunluk mertebesi itibarıyla de önemli bir albüm. Şarkılar yavaş yavaş nüfuz ediyor dinleyene. O yüzden her ne kadar dünyanın hızı ona izin vermeye pek yanaşmıyor olsa da emek vermek gerekiyor. Bunun nedeni de grubun tavrından kaynaklanıyor. The Arcade Fire nasıl hikâyesinde müdahil olarak yer alıyorsa The National tam tersine bir o kadar mesafeli yaklaşıyor dünyasına. Bir sonuç yok şarkılarda ya da bir hesap sorma durumu. Sadece gözlemliyor etrafını. Kimi zaman bir trombonun yumuşak salınışında kimi zaman piyanonun kederli vuruşlarında ya da gitarın basit bir arpejinde ifade ediyor duygularını. Öte yandan bir önceki albümle karşılaştırıldığı zaman tonu ve ritmi düşürülmüş bir albüm bu. Fake Empire ile açılan albüm yumuşak bir piyanonun üzerinden devamlı artan temposuyla bu güzelim albümün kapılarını açarken "Yarı uyanığız bu sahte imparatorlukta" deyip aslında evrensel bir uyuşukluğa dem vuruyor. Brainy obsesif bir ilişkiye odaklanırken, Squalor Victoria, The Clogs'dan Padma Newsome'ın yaylı aranjmanıyla The National'ın sedasına eşsiz katkılarda bulunuyor. Albümün en iyi şarkılarından Slow Show'daysa Berninger durağanlığın enfes bir örneğini özgüveni eksik bir hikâyenin üzerinden aktarırken albümün en güzel dizelerinden birine imza atıyor. "29 yıl boyunca senin hayalini kurdum, seni görmeden bile önce" derken (ki aslında bu dizeleri Berninger kendinden çalmış durumda. İlk albümlerindeki 29 Years'dan alıntı) çaresizliğini ve varlığını ne kadar da karşı tarafa yıkmış olduğunu ilan ediyor.
Haziran sonu. Otobüsle bir günlüğüne Ankara'ya gidiyorum. Bütün yol boyunca The Boxer kulağımda. Her şeyden kaçıyorum. Boşanalı 10 gün olmuş, herkesi geride bırakmışım, arkam koskoca bir boşluk. Racing Like A Pro çalıyor. "Aklın bir profesyonel gibi yarışıyor ama bu sana fazla bir şey ifade etmiyor. Bir zamanlar parlayan genç bir zorbaydın, milyonlarca yıl önce. Akıl tutulmasına uğramışsın yavrum..." diye dileniyor Berninger. Bütün bir yaz böyle geçiyor. Soğuklar iyice bastırdı artık. Bakalım bu sefer nasıl kaçacağız?
The National/ 7 Aralık Cuma/ Babylon
The Boxer/ The National/ Beggars Banquet