Ümmetçilik ve Kürt sorunu

Ümmetçilik ve Kürt sorunu
Ümmetçilik ve Kürt sorunu
İnsandan daha kıymetli bir değer yoktur. İnsan, hiçbir dini, milli amaca feda edilmez. Diğer bir insan, düşman değildir
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

11. 07.2011 tarihli Radikal’de, Ezgi Başaran’ın BDP Diyarbakır milletvekili Altan Tan ile Kürt sorunu konusunda yaptığı bir söyleşi yayımlandı. Sarf edilen sözler arasında en çarpıcı olanı, “Ümmetçi kalınabilseydi Kürt sorunu çözülürdü” ifadesiydi.
Bilindiği gibi ümmet kavramı, Osmanlı yönetiminin esas unsurlarından biriydi. “Vatandaş” kavramı henüz hukuki bir statü kazanmadığından tebaa, millet (din) kıstası üzerinden tasnif ediliyordu: Müslim, gayrimüslim gibi. Bu iki kategorinin hukukları birbirinden farklıydı. Aleviler ve Yezidiler, Sünni İslam’ı kabullenmediklerinden Müslüman muamelesi görmüyorlardı. Ancak Sünni olmalarına ve ümmetin ana unsurlarından olmalarına rağmen Kürtler 1840’lı yıllardan itibaren ayrımcılığa maruz kaldılar. Çünkü Osmanlılar, Tanzimat’la birlikte Avrupa ’da yerleşmekte olan ulus-devlet modelinden etkilenmişler, merkeziyetçi bir yapılanmaya geçmişlerdi. Özerk Kürt beylikleri, merkeziyetçi bir anlayışla lağvedilmiş, egemen Kürt aileleri, Anadolu’nun farklı bölgelerine sürülmüştü. Şunu belirtmek istiyorum: Ulus-devlet modeline geçiş, Cumhuriyetten çok önceleri başlamış, ümmet birlikteliğinden vazgeçilmişti.
İdeal bir ümmet dayanışmasında eşitlik temel prensip olduğundan “bir kavim diğerine üstünlük taslayıp ayırımcılık ve zulüm yapamaz” iddiası doğrudur. “Demokrasi ile yönetilen iki devlet birbiriyle savaşmazlar; sorunlarını diplomasi ile hallederler” iddiası da günümüzün benzer bir idealidir. Ancak 1400 yıllık İslam tarihi boyunca aynı ümmete tabi Müslüman kavimler, savaşmışlar, birbirine zulmetmişlerdir. Bu sebeple ideal olan ile gerçekten olmuş olanı birbirinden ayırmak gerekir. 

Ümmetçilik ve milliyetçilik 
İnsanların bir din ve inanç dogmaları üzerinde dayanışmalarının, son iki semavi din örneğinde, iki bin yıla yayılan bir tarihsel süreçte, pek de başarılı olduğu söylenemez. Zaten bu birlikteliği yeniden ihya etmek, tarihin seyrine ters düşmek demektir. Onun yerine milliyet veya ulusalcılık dayanışması daha başarılı bir model midir diye sorulursa, buna cevabım “hayır”dır. Hem ümmet hem de milliyet dayanışmalarının neden eksik ve başarısız olduklarını açıklamaya çalışacağım.
Gerek ümmet ve gerekse milliyet kavramlarında insan, sırf insan olduğu için bir kıymet sahibi değildir. Ancak bir nitelik kazanınca değerli olur. Birinde iman ederse, diğerinde aynı ırk ve kültürden olursa bir statü elde eder. İki dayanışma modeli de kendisinden olmayanı ya yabancı veya düşman kategorisine sokar. İslam, diğer iki semavi dinin mensuplarına daha toleranslı bakarken, herhangi bir inancı olmayanı, dinsizi veya ateisti ıslaha muhtaç bir düşman telakki eder. Milliyetçi dayanışmada ise kendi milliyetinden ve dilinden olmayanı, ya doğrudan düşman veya potansiyel düşman olarak algılar. İki modelde de dostluk ve dayanışmanın pekişmesi için düşmanın varlığı ve katkısı esastır. 

Kendimiz seçmiyoruz 
Din ve milli birliğin negatif sonuçlar vermesinin gerisinde, bu iki tür dayanışmanın, doğanın yarattığı şartlar olması vardır. Yani bir dine mensubiyetimiz veya ırka mensubiyetimiz, kendi seçimimizle olmuyor. Her ne kadar bazı mütedeyyinler, “ben kendi özgür irademle dinimi seçtim” derlerse de, çok az istisnayla, dinimiz, anne-babamızdan tevarüs eden dindir. Irkımızın anne-babamızın ırkı olduğu gibi. Doğa şartları diğer canlıları, onlara bahşettiği özelliklerle nasıl birbirinden ayırıyorsa, biz insanları da –eğer aklımızla müdahale etmezsek—bu şekilde, birbirinden ayırır, kimisini dost, kimisini de düşman olarak belirler.
Yeryüzünde tabiat şartlarına ram olmayan, varlığa kendi şartlarını da sokup doğaya muhalefet eden tek canlı, akıl sahibi olması hasebiyle, insandır. İnsana yakışan birliktelik ve dayanışma modeli, tabiatın verdiği özellikler yerine, kendi koyduğu değerler üzerinde olmalıdır. Bu, insanın diğer cansız ve canlılar gibi tabiatın rüzgârına kapılmak yerine, kendi kendini yönetmesi, kendi efendisi olması demektir. Bu ideal dayanışma modeli, insan merkezlidir. İnsan her haliyle ve düşüncesiyle değer sahibidir. Kötülüğe inanıyorsa, bu izale edilmelidir. Bu durum arızidir. Bu dünya görüşünde insandan daha kıymetli bir değer veya kavram yoktur. İnsan, hiçbir dini veya milli amaca feda edilmez. Diğer bir insan, düşman değildir. Hiçbir insan inancı ve milliyeti sebebiyle imtiyaz sahibi olmadığı gibi, düşman da değildir. Düşman denilen şey sadece kötülüktür. Kötü olan, insanın kendisi değil, kötü fiilidir. 

Şimdi, evrensel insan hakları, tüm insanların azizliği, şerefliliği prensibi karşısında, inanç ve milliyet kıstaslarıyla, insanları “bizden” ve “bizden olmayan”, “dost” ve “düşman” , “müslim”, “gayrimüslim”, “Türk” ve “Kürt” biçiminde kategorilere ayıran, patolojik dünya görüşlerini savunmak mümkün mü? Ümmet kavramı, kavmiyet bağından inanç bağına geçmekle, insanlığa büyük hizmet sundu. İnanç bağından, akli değerler bağına geçip tüm insanlığı kucaklamak ve düşman yaratmamak daha yüce bir birliktelik modelidir. Medeni, akil insana yakışan da budur.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Kürt sorununu ne ümmetçilik çözer ne de milliyetçilik. Türk insanı, Kürt’ün de insan olduğunu anladığı zaman çözülür. Kürt’ü kendine eşit gördüğü zaman çözülür. Kürt’e zulmetmenin tüm insanlığa zulmetmek olduğunu anladığı zaman çözülür. Kürt sorunu, gerçekten akıl sahibi olduğumuz zaman çözülür.
* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe