Üniversite, 'kutsallık' ve taciz

Gelin birlikte korkmadan akademinin iç işleyişini tartışalım. Bilhassa akademinin yüz karası olan taciz eylemlerini ve menfaat ilişkilerini deşifre edelim
Haber: G. GÜRKAN ÖZTAN / Arşivi

Türkiye’de akademi, hem çok tartışılan hem de hiç tartışıl(a)mayan kutsallardan biridir. Akademi bahsi geçince konuşulanlar az çok bellidir: YÖK’ün konumu, yeni üniversitelerin açılması, rektör seçimleri/atamaları, üniversiteye giriş sınavlarının şekli ve içeriği ile katsayı meselesi gibi görece “teknik” fakat sosyopolitik atmosferdeki gerilime uygun olarak hayli siyasallaşmış başlıklar... Tabii bunlara kadrolaşma pratiklerini ve de kampüslerde çeşitli nedenlerle yaşanan kavgaları da eklemek gerek. Bahsi geçen her husus üzerine, uzun süredir “kamusal” bir tartışma ortamına tanık olunduğu aşikâr. Fakat akademinin iç işleyiş modellerine ve zihniyet dünyasına dair kamusallaşmış bir fikir hareketliliğinden bahsetmek maalesef mümkün değil. Zira akademinin iç mantığı, önemli ölçüde kurumsal mekanizmanın “gerekliliği” olarak kabul edilmiş bir dizi kötücül ilişkiler ağının meşru olarak görüldüğü bir düzen üzerine kurulu. Bu düzen, medyanın mercek altına aldığı, köşe sahiplerinin üzerine kalem oynattığı bir alan değil. “Kol kırılır yen içinde kalır” misali, akademisyenlerin büyük bir çoğunluğu da endişe/korku ile konformizm arasında salınan sarkacın bir köşesinde kılını kıpırdatmadan suspus oturuyor, olanları izliyor. Mücadele eden, çabalayan üniversite mensupları da (her yerde olmasa da) ekseriyetle küstürülüyor. Akademisyenler, üniversite sınırlarında kendilerine görünürde bahşedilen “kutsallık” ve “dokunulmazlık” payesinden genellikle memnun. Politik mekanizmaların iç işleyişe karışmaması, çoğu zaman yeterli görünüyor. Sesler ancak bazı siyasi müdahaleler esnasında -kısmen- yükseliyor. Ayrıca kimi üniversite mensuplarınca ilk ve ortaöğretim kıyasıya eleştirilirken üniversitelerde sanki her şey yolunda, sorunsuz, özgür, adil ve bilgece gibi bir hava estiriliyor. Halbuki durum, hem entelektüel manada hem de insan ilişkileri özelinde çok farklı...

Ve taciz
Akademi, herkesin malumu, hiyerarşik ilişki kurma yönteminin en yaygın olduğu mekânlardan biri. Akademisyenler arasında genellikle hiyerarşi temelli, denetimli bir ilişki ağı var. Çok dillendirilmese de nazikleştirilmiş/estetize edilmiş (ki o da her zaman değil) bir emir-komuta düzeninin mevcudiyeti, otoriteye saygı kavramının içini dolduran asli unsurlardan. Bu durum, akademisyenler arasında çoğu zaman mesleki paylaşımın gramerini belirlediği gibi, akademik yükselmenin metodolojisini de çerçeveliyor. “Ne kadar çok itaat o kadar hızlı yükselme” denkleminin geçerli olduğu akademik birim sayısı çok az değil. Daha da ötesi (ve vahimi) hoca-öğrenci ilişkisi, daha net ve ekseriyetle vulgar bir şeklide emir-komuta düzenine tabi. “Bir bilen” ve onu huşuyla dinlemesi gerekenlerden oluşan renksiz tablo arzu edilendir. Birçok yerde ilişkinin bu tarzda kurulması, öğrencilerin derslere aktif katılımını, özgürce düşüncelerini ifade etmelerini ciddi bir şekilde engelliyor. Ama olanlar bununla sınırlı değil. Kimi zaman “hoca” pozisyonunda olanlar, “hocalık” konumlarını kullanarak ucu cinsel tacize kadar varabilen eylemlere girişebiliyor. Öğrencinin cinsiyetinden, fiziksel özelliklerinden, etnik kimliğinden, inancından vb. dolayı aşağılandığı, alay konusu yapıldığı, hedef gösterildiği misallere rastlanabiliyor. Kimi örneklerde başka öğrenciler de “hoca”nın yanında taciz korosuna ekleniyor, eziyet ve şiddet kolektifleşiyor. Cinsel tacize gelince, çoğunlukla öğrenciye yardım kisvesinde girişilen art niyetli teşebbüsler, neticede öğrenciyi (bilhassa da kadın öğrencileri) istemediği, zor bir durumun içine sürükleyebiliyor, öğrencinin psikolojisinde travmalara neden olabiliyor. Akademide tacize maruz kalan öğrenci, öğrenim hayatını ve aile ilişkilerini düşünerek genellikle bahsi geçen eylemleri dillendirmekten kaçınıyor. Durumu bilenler de mağdur öğrenciyi susması konusunda uyarıyor. Zira karşı koyanın, sesini yükseltenin yaşamı bir anda zindana dönebiliyor. O hocanın dersinden kalıyor, lisansüstü eğitim yapıyorsa tezi başarısız kılınıyor vs. Eğer yabancı uyruklu ise tüm bu işkence katmerleniyor. Nihayetinde mücadelesinde belki tek başına, yapayalnız kalıyor. Akademinin mevcut yapısı, bu oyunu böyle oynamak için gayet müsait. Düzen, hiyerarşinin üst basamaklarında olanlardan yana, birbirini kollayan ve bunu entelektüel gayelerle yapıyormuş gibi görünen figürler istisna olmaktan uzak. Çoğu yükseköğretim kurumunda fonksiyonel etik kurullar, öğrenciye yönelik psikolojik danışmanlık birimleri dahi söz konusu değil. Sadece birkaç üniversitede, akademideki taciz olaylarını araştıran cesur birimler çalışma azmini koruyor, anketler yapıyor, değerlendirme raporları yayımlıyor hatta özellikle cinsel tacizi, YÖK gündemine sokmak için ciddi efor sarf ediyor. Ama tekrarlarsak genel manzara bu çabalar ile maalesef paralellik arz etmiyor. Çoğu yerde umursamazlık kol geziyor. 

Bir çağrı
Bu çağrı hem akademisyenlere hem de öğrencilere... Aynı zamanda bu çirkin çemberin dışında olduğunu düşünenlere de... Gelin hep birlikte korkmadan, saklanmadan akademinin iç işleyişini tartışalım. Hiyerarşiyi ve hiyerarşinin neden olduğu açmazları konuşalım. Bilhassa akademinin yüz karası olan taciz eylemlerini ve menfaat ilişkilerini deşifre edelim, kişisel tecrübelerimizi aktaralım, tartışmayı kamusallaştırmaya gayret edelim. Daha insanca yaşanır bir akademi için bir an önce sesimizi yükseltelim, bu uğurda çabalayanlara destek verelim.