Üskül, Rakel Dink ve tahsilli cehalet

İtici bir giriş olacak biliyorum -"özellikle de birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda"- ama yine de bir halimi arz etmek istiyorum: Efendim, benim artık bu Cumhuriyet mitingleriyle...
Haber: FARUK ÖZSU / Arşivi

İtici bir giriş olacak biliyorum -"özellikle de birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda"- ama yine de bir halimi arz etmek istiyorum: Efendim, benim artık bu Cumhuriyet mitingleriyle belirginleşen "yeni orta sınıftan", bilhassa da üniversite tedrisatından geçmiş olan kısmından iyice gözüm korktu. Şimdilerde bu toplumsal gruba mensup olduğunu anladığım biriyle karşılaşınca önce endişeli bekleyişim başlıyor, ardından muhtevayla bağlantısı olmayan, düşünce kırıntısı belirmeyen ve tutarlılık endişesi taşımayan, ilk ezber dökülür dökülmez olay mahallinden süratle uzaklaşıyorum.
Bu sınıfın ortak özelliği olan "tahsilliliğin" bendeki karşılığı pek parlak değil ve oluşumu eskiye dayanır. Arz edeyim: Askerde acemi erlerin bölüğe kaydını yapmakla görevli bir çavuştum. Ülkenin dört bir yanından, her biri ayrı bir toprağın kokusuyla gelen biçare gençleri tanımayı şans kabul edip yalan dünyamı çekilir kılmaya çalışıyordum. Ta ki kısa dönem erler (üniversite mezunları) gelmeye başlayıncaya dek. Tercihim en az okumuş olanlardı. Bu gruba dahil çocuklar nereye ve ne yapmaya geldiklerinin farkındaydılar. Kendi cümleleriyle konuşuyorlardı ve ihtiyaç duydukları ya da merak ettikleri yeni hayatlarıyla tam bir paralellik arz ediyordu. (Lise mezunlarının kafa karışıklığı tedavi edilebilir haldeydi. Ve nitekim kısa sürede toparlıyorlardı.) Üniversite mezunları ise, "emekli asteğmenlerden" duyduklarını çoktan "hak arama bilinçleriyle" harmanlamış ve "böyle gelmişse de böyle gitmez, artık ben varım"lı sahte özgüvenleriyle arz-ı didâr buyurmuşlardı. Dimağları "müsbet ilimle" dolmuş diplomalı birer elit olduklarına göre "basit" sorular soramayacaklarından, burun kıvırarak sordukları, orada geçirecekleri günlerin hiçbir anında işlerine yaramayacağı gibi, merak ettikleri artık dahil oldukları yeni hayata sürseniz bulaşmıyordu. Bir süre sonra kısa dönemlerin kaydını başka bir zavallıya tevdi etme kurnazlığı yapıp zaten perişan geçen günlerimi ekstra bir eziyetten kurtardım...
Askerlik dönemimde edindiğim tecrübe askerlik ahvaliyle ilgili değilmiş ki sonrasında da şahit olduğum ya da dahil olduğum her tartışma (misal, '22 Temmuz'da ve seçimin kritiğinde "göbeğini kaşıyan adam" daha tutarlı ve rasyoneldi sanki) yargımı daha da besleyip büyüttü.
Peki niye böyle? Yani neden hiç "eğitim" almamışlardan, eğitimi üniversite diplomasıyla biten (fakat "bilgilenmeye", mail guruplarında dolaşan anekdotlar, veciz sözler ve komplo teorileriyle devam eden) kesime doğru ilerledikçe kafa karışıklığı ve ezber kalıplar daha bir çoğalıyor?
Sorun eğitim mi?
Bilgisayar kullananlar bilir. Aynı metni her seferinde yeniden yazmaktan kurtaran 'otomatik metin ekleme' seçeneği vardır. Sık kullanılan kalıp metinler önceden bilgisayarın hafızasına eklenir. Sonrasında, bilgisayar kayıtlı metni 'hatırlatan' ibareyi her gördüğünde metni işaret edecektir. Artık tek yapılacak olan 'enter' tuşuna basmak... Milli tedrisatımız işte böylesi bir otomatik metin ekleme süreci gibidir sanki. 'Yalanan mürekkep' beyinleri de formatlar adeta. Neden-sonuç ilişkisiyle ilerleyen bir tartışma diyalektiği ve analitik düşünme istidadı zinhar hedeflenmediği gibi 'neden, acaba' terimlerini kullanmak bile ürkütücü bir yalnızlığı göze almayı gerektirir. Bilimsel düşüncenin ana materyali olan "şüphe" kavramının semantik çağrışımı ise malum. (Oysa "dış mihraklar" ne güzel söylemiş: 'Ubi dubium ibi libertas', yani nerede şüphe varsa orada özgürlük vardır.) Sonuç, hedeflendiği gibidir: Düşünmeden, sorgulamadan ve anlamadan 'iman eden' sertifikalı kullar. İzaha gerek yok belki ama sözlerimin "yeni neslin boş yetiştiği" sızlanmalarıyla ilgisi yok. Tam tersi, itirazım "dolu" yetiştirilmeye. Murat Belge'nin deyişiyle; "sorun eğitimsizlik değil aksine eğitimli olmamızda."
Mevzubahsimizin tam karşılığını Hürriyet'in internet sayfasındaki okuyucu yorumlarında buluruz. Mesela, birkaç gün önce söz konusu sitede Anayasayla ilgili çıkan tartışmaya rast gelmiştim. Manzara şuydu: Anayasa Hukuku denince akla gelen beş on kişiden biri olan Prof. Zafer Üskül'ü böylesi bir kalabalık kıstırmış. Hoca, yıllardır söylediği gibi liberal demokratik anayasaların sahip olması gereken evrensel bir ilkeyi hatırlatmıştı malumunuz. Lakin tartışma konusunu zerre anlamayan slogancı güruhu tutmak ne mümkün. Üstelik Sayın Üskül, Atatürk'e koşulsuz biatle başlamayan her sözün boğaya kırmızı göstermek gibi bir etki yaratacağını bildiği için "Atatürk'ün bütün milletin ortak değeri olduğu ve bunun tüm ulus tarafından özümsendiğini" bilhassa vurgulamışken... (Okur yorumlarını göremeyenler için özetleyelim: İçinde her şey var, tek eksik "konuyla ilgisi".)
İnsan hayatı bir bütün olduğuna göre bu tür bir kavrayışın sadece bilgi-bilimsel alanla sınırlı kalması düşünülemez. Etki ve yaygınlığı itibariyle belki de öncelikle dikkat edilmesi gereken yer burası.
Yani gündelik hayatın her anının bir sloganlar yığınından ibaret olması. Otomatik cümlelerle konuşuyor ve davranıyoruz. Dahası, herkes birbirinin "söylenmesi gerekeni söylediğini" bildiğinden kimse kimseye inanmıyor. Her şeyin iyi-kötü ve siyah-beyaz ayrımından ibaret olduğu öğrenildiğinden hiçbir mesele esasıyla kavranamıyor. Haliyle de aşklar, ayrılıklar, kavgalar, hatta sevişmeler bile ezber kalıplar ve şablonlarla yaşanıyor. Ezcümle; eğitim formasyonunun bu topraklara armağanı, kendimize ait olmayan bir hayatı, yine kendimize ait olmayan roller, sözler ve davranışlarla yaşamayı, yaşıyor-muş gibi yapmayı öğretmek oluyor. Hasılı, 'kendi hayatımızın figüranı' haline getiriyor.
Çözüm: Çocukça bakmak
Bu ezbercilik, sadece ezber sahibini sıkıcı kılmakla kalsa kaçıp kurtulunabilirdi belki. Ama bununla kalmayarak tüm kavramları, içini boşaltarak kendiyle özdeşleştiriyor. Tıpkı evrensel anlamıyla toplumsal barışın garantisi olan 'laikliğin' Türkiye'de ayrışma ve nefretin sembolü haline gelmesi gibi. Girişte "artık" gözüm korktu demiştim, şundan: Temmuz ayında Hrant Dink cinayetinin ilk duruşması vardı. İnternet sitelerinde Rakel Dink'in mahkemeye hitaben yazdığı dilekçe yayınlandı. Biricik eşinin katiline bile -bir zamanlar bebekti diyerek- insanca bakma güzelliğiyle hepimizi utançlarıyla yüz yüze bırakan o güzel kadın yine yürekleri dağlayan dupduru bir ağıt yakmıştı. "Tanrım bu nasıl bir metanettir" diye düşünürken bir sitede bir okuyucu yorumu gördüm:
"Burası laik bir ülke. Mahkemeye verilen bir dilekçede İncil'den sözler olamaz. İsa Mesih'ten bahsedilemez!.." İnsan ne diyeceğini şaşırıyor, gerçekten şaşırıyor...
(Hadi diğerleri neyse de, bence Hrant'ın katledilmesinden sonra eşi için en üzücü olan, kendileriyle hiçbir 'hukuki ya da politik hesabı olmayan/olmaması gereken', işinde gücünde, yaşayıp giden sıradan insanların insani bir saygıyı esirgemesi olmalı.)
Sonuç olarak; "Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır" demiş, -Tanıl Bora'nın şahitliğinde- Adorno. Buradan hareketle bu formasyonun kurbanlarına benim naçizane önerim şudur: Bu yarı-cehaletin dehşetinden kurtulabilmenin çaresi her şeye, ama her şeye zihni ve yüreği kirletilmemiş küçük bir çocuk gözüyle bakabilmektir.
Oğlum henüz okula başlamadığı için "tüm dünyanın Türk'e düşman olduğunu" -henüz- öğrenmedi. 19 Ocak'ta sormuştu: "Baba o adam neden yerde yatıyor?"
Bu soruya sözle olmasa bile kalben "Yerde yatan bir insan. Öldürüldü..." diyebilmek bir çok şeyin başlangıcı olabilir. Bir kez bile olsa bir meseleye böylesi bir bakış, gerçeği bu sadelikle kabul edebilmek -hayatın hangi alanına ait olursa olsun- var olan diğer tüm gerçeklerin en yalın haline dönmesini sağlayabilir. Bu gerçekleştiğinde bilgi ve eğitim için uygun zemin doğmuş olacaktır. Kafa karışıklığından ve tahsilli cehaletten kurtuluş burada başlar...
Şimdi lütfen bir çocuk gibi düşünelim: "O Adam" neden yerde yatıyor, Rakel Dink mahkemeye ne yazdı, Zafer Üskül Atatürk'le ilgili ne dedi?

FARUK ÖZSU: Hakim, Ödemiş Adliyesi