Üsküp'ün Ghetto Nouvo'su

Makedonya'nın, yaklaşık 550 bin nüfuslu başkenti Üsküp'te 65 bin nüfuslu bir Çingene gettosu var: Sutka. Üsküp içinde olup da Üsküp'te yaşayanların büyük bir çoğunluğunun hiç görmemiş olduğu bu yerleşim, Avrupa'daki en büyük Çingene gettosu.
Haber: AYTEN ALKAN / Arşivi

Kimliğin coğrafyası, yabancının her zaman ortamdaki gerçekdışı bir insan gibi kimsenin dikkatini çekmeden düşen ve ölümüne kimsenin yanmadığı İkarus gibi- görüneceği anlamına gelir.
Richard Sennett


Makedonya'nın, yaklaşık 550 bin nüfuslu başkenti Üsküp'te 65 bin nüfuslu bir Çingene gettosu var: Sutka. Üsküp içinde olup da Üsküp'te yaşayanların büyük bir çoğunluğunun hiç görmemiş olduğu bu yerleşim, Avrupa'daki en büyük Çingene gettosu. İspanya ve Almanya'nın tiyatro festivallerine davet edilmiş çok başarılı bir tiyatroları var. Ama ne yazık ki, ben bu yerleşimden, Makedonya'ya ancak dördüncü gidişimde haberdar oldum. Katıldığım bir atölye çalışmasında Euro-Balkan Enstitüsü'nde çalışan, görsel kültür kuramcısı ve sanatçı Suzana Milevska "Ayırt Edememe Bölgeleri" başlıklı ilginç bir sunuş yapınca. Ardından sorduğum birçok Üsküplü, "Hayır bilmiyoruz" dedi, bilenler "Hiç görmedik" dedi. Bir üçüncü cümle kurulamadı. Tam da Suzana'nın ismini koyduğu gibi, bir 'ayırt ed(il)ememe bölgesi'ydi demek, Muğla'dan fazla nüfusa sahip bu getto.
2,5 milyon nüfuslu Makedonya'nın yüzde 3'ünü Çingenelerin oluşturduğu söyleniyor, hesaplıyorum hesaplıyorum, o yüzde 3 bu Sutka demek ki. Arıyorum tarıyorum Üsküp haritasında, buluyorum en ücra yerinde. Sutka'nın ilginç bir özelliği daha var geçmişinde: 1993'ten sonra, özellikle Kosova'dan 300 bin kadar mülteci akın ediyor Makedonya'ya. Mültecileri barındırmak (toplamak mı demeli, İngilizce'de bunun karşılığı "detention center" çünkü ve İngiltere'de halihazırda dokuz tane var) için birçok kamp kuruluyor. Biri de Sutka'nın içine... "Matruşka bebekleri gibi" bir benzetmede bulunuyor Suzana bu süreci anlatırken, "kamp içinde kamp" diyor. Toplumsal-mekânın çok katmanlı olarak defalarca içerisi/dışarısına bölünebileceğini konuşuyoruz sonra.
Kamplar
Tarihçiler, ilk kampların İspanyolların 1896'da Küba'da kurdukları 'campos de concentraciones' mi, 20. yy başına doğru İngilizlerin Hollanda asıllı Güney Afrikalıları tıktıkları 'concentration camps' mi olduğunu tartışıyorlar. Fark etmez. Her iki örnekte de önemli olan, kolonyal savaşla bağlantılı "olağanüstü durum"un bütün bir sivil topluma yaygınlaş(tırıl)mış olması. Bu nedenle olsa gerek, Agamben (1), modernin yöntemi-yönetimi olarak gördüğü kampı, geçmişte kalmış bir tarihsel gerçeklik ya da anomali olarak değil, "içinde halen yaşamakta olduğumuz siyasal alanın gizli matriksi ve 'nomos'u" olarak görmeyi öneriyor. Kamp, Fransa uluslararası havaalanlarındaki 'zones d'attentes'lardan kentlerin çeperlerindeki kimi yerleşimlere, "vasıfsız" mevsimlik işlerden havasızlıktan öldüren bir konteynıra, Antalya'da bedenleri pazarlanan Türkçe bilmez kadınların çıkarıldığı dört metrekarelik yeraltı mahzeninden (2) ('mahzen'in de, 'zen'den yani kadından geldiğini söylemeli mi bu arada, tıpkı zincir gibi...) başka her türlü "yeraltı"na kadar, metamorfoza uğramış bütün biçimleriyle, modernitenin politik alanına dördüncü ayrılmaz unsur olarak eklenmiş, geleneksel üçlemeyi de bozmuştur: Devlet-ulus-toprak-kamp. Bugünün temel biyo-politik paradigması "şehir" değil, "kamptır" diyor Agamben. İşte burada "sınır"ları Avrupa, AB ve yurttaşlık ekseninde analiz eden Balibar ve Mezzadra'yla buluşuyor. Balibar, sınırların hem 'içeride' hem 'dışarıda' kendini sürekli olarak yeniden inşa etmesine, hareketliliğine, çoğulluğuna, seçmeci denetim ve "yabancı üretimi" mekanizmaları olarak işlemesine değinip "Avrupa sınır rejimi kendi izini takip ederek Avrupa 'polis'inin içine dönüyor" derken, Mezzadra, "Sınırlar" diyor, "bir yandan kendini dışarıya yansıtır ve çerçeveledikleri alanın millerce ötesine uzanırken, bir yandan da 'kentlerin' -etrafını çizmiyor ama- tam kalbine gölgesini düşürüyor." (3)
Belgeselin sihri
Yakın bir zamanda Sutka, ünlü belgeselci Aleksandar Manic'in bir filmine konu olmuş: Shutka Book of Records (Sutka'nın Rekorları, diye çevrilebilir sanırım). Rekorları kıran Sutkalılar, inanılmaz yeteneklerle donanmış gerçeküstü karakterler: Hayalet avcıları, akıl hastalıklarını iyi ediveren doktorlar, güvercin eğitmenleri, korsan kaset tacirleri, seks, giyim kuşam ve kültür şampiyonları! Bir şenlik, bir fantezi, bir fetiş, bir sevimlilik, bir karikatür gırla gidiyor Kusturica filmlerinde olduğu gibi (Siz de mi Vizontele'yi anımsadınız? Yoksa Cennet Mahallesi'ni mi?). Manic'in filmini izlerken, kültürün bağlamından koparılıp evcilleştirilmesi, apolitik bir seyir nesnesi haline getirilmesi, gösterilenler kadar gösterilmeyenlerin de önemi, gerçekliğin manipülasyonu, kimliklerin metalaşması filan diye sinir sinir kafamda kavga edip durdum.
İşte bu film Üsküp'ün Kultura sinemasında gösterime girdiğinde o zamana değin görünmez kalmış Üsküp Çingeneleri birden meydana çıkıvermişler. "Cemaat"in erkekleri güzel güzel takım elbiselerini giymiş, kravatlarını takmış, Kultura'nın önüne gidip hayatlarında ilk kez kolektif bir politik/sivil eylemde bulunmuşlar. Projektörde, hayatında ilk kez kampları dışında eylem yapan adamlar, ellerinde "Romanlar, sizin yoksulluk şampiyonlarınız!" yazan pankartlarla yansıyor... Suto Orizari (Sutka'yı içeren bölge) komün başkanı Erduan Iseni de, hükümete ve öteki kuruluşlara bir protesto demeci göndermiş: "Hayatın kıyısında olan ve toplumda hiçbir yere sahip olmayan insanlar alaycı bir biçimde 'şampiyonlar' olarak sunuluyor..."
Sonsuz aynalar
Eski Yugoslavya içinde Makedonya, Makedonya içinde Üsküp, Üsküp içinde Sutka, Sutka içinde mülteci kampı... Suzana, matruşka bebeklerine benzetti, ama bana başka bir metafor daha yakın geldi: "Sınırlar"ı birbiri karşısına tutulmuş aynalarda sonsuzcasına yansırken görmek. Midyat'taki bir Kürt kız çocuğunun, "biz onların çocuklarıyla oynamayız, sevmeyiz de onları" dediği geliyor aklıma, yüksek bahçe duvarlı evlerini gösterdiği Süryaniler için... Sonra, Sennett'nin, muhteşem kitabı Ten ve Taş'ta, ilk gettoyu, 16. yy Venedik'indeki Yahudi gettosunu anlattığı bölümde, başlangıçta alıntıladığım cümleyi, öncesi ve sonrasıyla düşünüyorum: "Ezilmeyle biçimlenmiş bir grup kimliği ezenin elinde kalır. ... Ama Yahudiler bu ezici ortam içinde kök salmışlardı; bu onların birer parçası olmuştu. Bir ezilme mekânından bir cemaat yaratarak ezeni içselleştirmiş olduklarını söylemek bir suçlama olamaz. Ama bu cemaat hayatının, en iyi halinde bile, bir kılıç değil kalkan olduğu açığa çıkmıştır." (s.224)
Mesele, kalkanları coşku ve şenlikle ya da kılıçla karşılamakta değil. Daha açık olarak, sorun, farklılıkları kutlayacak mıyız, red mi edeceğiz ikileminde yatmıyor. Sorun, hangi özgül eşitsizlik ilişkisinin farklılığı ön plana sürdüğü ve bu farklılığı (dolayısıyla eşitsizliği) "kim"in keyfe keder gözardı ettiğiyle ilgili. Üsküp'ün orta yerinde protesto gösterisi yapan, Manic'in Sutka'sının gerçekdışılığından sokağın siyasetine teşmil olan Çingene adamların, "biz sizin yoksulluk şampiyonlarınızız" yazan pankartlarından çok, "onlar gibi adam" olduklarını sergilemek için belki de, üzerlerine eğretice geçirdikleri ceketler ve boyunlarına doladıkları kravatlar içime dokundu. Sınırın beri tarafında olduğunu haykırabilmek için, sınırın öte tarafının suretine mi bürünmek lazım? Kılıçları kuşanabilmek için kalkanları bırakmak mı lazım?

AYTEN ALKAN: Dr., AÜ. Siyasal

1. Giorgio Agamben (1997) "The Camp as Nomos of the Modern", Violence, Identity and Self-Determination (ed. Hent de Vries ve Samuel Weber) (Stanford: Stanford UP)
2. Bkz. Radikal, 3 Ağustos 2005
3. Manuela Bojadûijev & Isabelle Saint-Saëns (November 21, 2004) Borders, Citizenship, War, Class: A Discussion with Étienne Balibar and Sandro Mezzadra, New Formations; Balibar (November 10, 2004) Europe as a Borderland (The Alexander von Humboldt Lecture in Human Geography, Uni. Of Nijmegen); Mezzadra, Citizenship in Motion (http://makeworlds.org/book/print/83).