Vahamet

Vahamet
Vahamet
KCK'lilerin 'rehin' tutulduğunu düşündüren bazı açıklamalar, yasama organından kaçırılan KHK'ler, TBMM'den saklanan Sayıştay raporları, odaların bakanlıklara bağlanmaya başlanması vs. hukuk devleti ve demokratik devlet ilkelerinin askıya alındığının açık kanıtları
Haber: MURAT SEVİNÇ* / Arşivi

Anayasa’nın 2. maddesinde sayılan temel ilkeler, “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” askıya alınmış durumda. İki ilkenin “beşi bir yerde”nin marifeti ve milliyetçi bir zihnin ürünü olduğu, 2013 ‘gerçekliğinde’ artık geçerlilikleri kalmadığı savunulabilir. Mümtaz (Soysal) Hoca’nın zamanında dediği gibi, “Anayasaları yaşatan veya öldüren şey, içlerindeki kelimecikler değil, dışlarındaki hayattır”. Kabul etmek gerekir ki yürürlükteki metnin bazı hükümleri öldü. Halen yürürlükte olsalar da. Ancak diğer dört nitelik, demokrasilerin ‘olmazsa olmaz’larıdır. Günümüzde ‘demokratik, laik, sosyal’ olmayan bir hukuk devleti bulunmuyor. Söz konusu ilkeler metinlerde tanımlanmaz. Onları yaşama geçiren, hayat veren, kendi dışlarındaki dünyanın değerlendirmeleridir. İdarenin uygulamaları, yargının değerlendirmeleri, literatürdeki yorumlar, siyasal ortamın açtığı kapılar vs. İdare ve yargı bu ilkeleri yaşama geçirirken tek başlarına değildir. Günümüzün sözleşmeler ağı, uluslararası hukukun yazılı kuralları ve teamülleriyle sarıp sarmalanmış uygar dünyasında artık bir demokrasinin yalnızca ‘Türk, Fransız ya da İngiliz tipi’ olma olasılığı yok. Hâl böyleyken, Türkiye ’de yaşanan akıldışı uygulamaları ‘ülke koşulları’yla açıklama ihtimali yok. Nasıl ‘Türk tipi hamilelik’ yoksa ‘Türk tipi demokrasi’ de olamaz.

En gericiye sarılmak

Bir iki örnek: AYM’nin 4+4+4 kararı ve bu karara konu olup açıkça mezhep ayrımcılığı/kayırmacılığı yapan mevzuat; Fazıl Say’ı değil ‘dinin hükümlerini’ koruyan yargı kararı; idari uygulamalar; yasama üyeleri ve idarenin kadın ve erkeğe dair açıklamaları; özel yaşama müdahale; karma eğitim eleştirileri; kamu yönetiminde siyasal/dini simgelerin değil yalnızca türbanın serbest bırakılması; hükümetin başının uzunca bir süredir dini değerlere Papa’dan daha fazla vurgu yapıyor olması vs. adına ister laik ister seküler denilsin laiklik ilkesinin askıya alındığının açık kanıtları. Özel yaşama ve öğrencilere yapılan ve yapılması planlanan müdahalelerin 1982 Anayasası’nın en faşizan hükümlerinden md. 58’e dayandırılması yani iktidarın her sıkıştığında ‘en gerici’ olana sarılması, bugünün zihniyetini sergiliyor. Yargılamalarda yaşanan ve yapılanı bir yargı faaliyeti olmaktan çıkaran usulsüzlükler, tutukluluklarla yurttaş yaşamlarından nedensiz yere çalınan yıllar, KCK’lilerin ‘rehin’ tutulduğunu düşündüren bazı açıklamalar, yasama organından kaçırılan KHK’ler, TBMM’den saklanan Sayıştay raporları, odaların bakanlıklara bağlanmaya başlanması vs. hukuk devleti ve demokratik devlet ilkelerinin askıya alındığının açık kanıtları. İşçi ölümleri ve denetimsizliklere yumulan gözler, hâlâ grev hakkı tanınmamış memurlar, grev hakkı sınırlı işçiler ve ücret politikaları, sosyal devlet ilkesinin askıda olduğunun açık kanıtları. Tüm bunlar ve verilebilecek sayısız diğer örnek, hele ki Gezi ve sonrasında yaşananlar, cadı avı, ‘faili meçhuller’in yerini alan ‘faili belliler’in, örneğin Uludere’yi bombalayanların konforu, ‘insan haklarına saygı’ ilkesinin umursanmadığının açık kanıtları.

Ayol yabancı mı?

Bir gazetenin ön sayfasında yer alan haberlere bakalım: TÜİK yasasının saçma sapan bir maddesinin verdiği ‘varsayılan’ yetkiyle hareket eden görevlileri, evinde daha fazla görmek istemeyen şöhretin başına gelenler ve kesilen para cezası. Mülkiyet, Anayasa’da ‘kişi hakları’ arasında sayılmaz mı? Konut dokunulmazlığına ne oldu? Diğer haber, MİT’in bizim ‘bağımsız’ yargı ile işbirliği yapıp sahte adla dinleme yapmasına dair. Yürütme ile yargı arasında görkemli bir işbirliği! Yürütme’ye sorsan, herhalde ‘ayol yabancı mı, memleketimizin yargısı’ yanıtını verecektir. Tam da Türkiye yargısına yakışan bir eylem. Muhteremler bağımsızlığı hukuktan, temel ilkelerden, anayasadan bağımsızlık olarak algılıyor belli ki! Artık çayıra saldıkları kesin de, Mevla kayırır mı bilinmez. Üçüncü ve büyük haber, ‘cemaat’ ile ‘hükümet’ kavgası. Her gün karşılıklı mesajlaşıyorlar, naz niyaz yapıyorlar, birbirlerine ‘bize ne oldu?’ sorusunu yöneltip hülyalı bakışlar atıyorlar. Ve tüm ülke, Anayasa’ya göre kurulmuş bir organ olan hükümetin, yasalar dünyasında herhangi bir tanımı olmayan, ‘devleti ele geçirmek istediği ve her kuruma sızdığı’ iddia edilen bir ‘grup’ arasındaki polemiği izliyor. Ne kadar olağan bir durum değil mi? Düşünün: İngiltere’de ‘service’ adlı bir cemaatin mensupları, ülke bürokrasisine dair, tam olarak dillendirilemeyen menfaatlerine sahip çıkma derdinde, Başbakan Cameron ve bakanlarıyla polemik yürütüyor ve tüm ülke bunu tartışıyor. Düşünebildiniz mi? Bravo o zaman!

Çehov’un ahlakı

Son haber, ‘özel tiyatrolara genel ahlak kriteri’. Bu alanda kafa yoran biri olarak en sevdiğim sınırlama ölçütünün ‘genel ahlak’ olduğunu söylemeliyim. Herhangi bir kişi ya da kurumun eylemini, ülkedeki ortalama ahlak algısına dayanarak sınırlamak. Takdir edersiniz ki ‘ortalamanın’ ne olduğuna karar verecek olan idare ve yargı. Şimdi bu iki grubu gözünüzün önüne getirin. Bıyıklı, milli manevi değerlerle yoğrulmuş ama fazlaca yoğrulmuş, örneğin bir görev için kazara yurtdışına çıktığında en büyük, hatta tek büyük kaygısı ‘helal’ lokanta bulmak olan, dünyası üç aşağı beş yukarı Adana Valisi kıvamında bir bürokrat tipi düşünün. İşte o, oturacak ve devlet yardımı için başvuran bir tiyatronun oyununu tartıp muhtemeldir ki Çehov’un, belki Brecht’in, olmadı Meyerhold’un genel ahlaka uygunluğuna karar verecek. Varlığı, ancak sınırlanmamasına bağlı olan bir faaliyet olan sanata yapacak bunu. Anayasa’nın sanatı ve sanatçıyı koruyan 64 ve sanat özgürlüğünü güvence altına alan 27. maddeleri, orada öylece duruyorlarken. Bir tiyatro oyuncusu, sokakta çırılçıplak yürürse ‘genel ahlaka’ aykırılıktan engellenebilir. Aynı oyuncu sahneye çıkıp soyunduğunda ise eylemi, artık sanat özgürlüğü kapsamındadır ve yalnızca sanatı, varlığı sınırlanmamasına bağlı olan sanatı ilgilendirir. Oysa Bakanlık, yardım yapacağı gruplara ‘genel ahlaka uygunluk’ protokolü imzalatacakmış. Uygulama anayasaya külliyen aykırıdır. Bu kadar.
Bunlar, bir gazetenin ilk sayfası haberleriydi. Henüz diğer sayfalara geçmedik! Özetle: Anayasa’nın temel ilkelerine aykırı hareket ediliyor. İlkeler yürürlükte ancak askıya alınmış haldedir. Alanlar, yeni anayasanın gerekliliğinden söz edebiliyor. Bunun tek açıklaması olabilir: 1982’ye aykırı hareket etmek artık tat vermiyor.
* Ankara Üni., SBF