''Vatansever güçler'' terörü

Kanlı Danıştay saldırısının ardından ortaya dökülen çete ilişkileri, bir yıl içinde üçüncü kez emekli veya muvazzaf subayların evlerinde bulunan cephaneliklerle bizleri tanıştırdı. Bir de Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Derneği...
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Kanlı Danıştay saldırısının ardından ortaya dökülen çete ilişkileri, bir yıl içinde üçüncü kez emekli veya muvazzaf subayların evlerinde bulunan cephaneliklerle bizleri tanıştırdı. Bir de Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Derneği, Kuvayı Milliye Derneği, "Atabeyler gerilla grubu" gibi paramiliter örgütlerle. Bu cephaneliklerin en önemlisi geçtiğimiz günlerde Eskişehir'de emekli bir subayın annesinin evinde bulundu. Bu paramiliter oluşumlarda ortaya dökülen isimler, artık giderek aşina olduğumuz emekli subay ve astsubaylar, onların sivil çevresini oluşturan radikal milliyetçiler. Bulunan silah ve mühimmatın çoğu, patlayıcıların hemen hepsi ordu kaynaklı.
Basın utangaç
Ortada Susurluk kazasından çok daha vahim bir suç örgütlenmesi var. "Vatan için" kurşun sıkan, sağa sola bomba koyan dört dörtlük bir terör örgütlenmesi söz konusu. Buna karşılık, girilen her evden patlayıcılar ve suikast silahları taşan bu örgüt konusunda, utangaç bir suskunluk büyük basına hakim. "İşte size terör örgütünün suç aletleri" türünden haykırışlarla değil, neredeyse sıradan bir çek-senet mafyası yakalanmış havasında olaya yaklaşılıyor. Eskişehir'de ele geçirilen cephanelik haberi, Hürriyet gazetesinde 25. sayfanın alt köşesinde, Güney Afrika'daki bir arslan terbiyecisinin fotoğraflı haberinin altında ve ondan biraz daha az yer kaplıyor. Hakkını yemeyelim, aynı gün, aynı haberi Milliyet gazetesi, "Emekli subayın cephaneliği" başlığıyla manşetten verdi ama sözü edilenin bir terör örgütü olduğu iması gene de yapılmadı. PKK'yı bir kenara bırakalım, bu askeri mühimmatın onda birinin bir sol tınılı oluşumun üyesinin evinde bulunduğunda atılacak manşetleri, söylenecek sözleri hayal edin.
Terör, kamuoyunda korku ve yılgınlık yaratmak, karar alıcıları etkilemek amacıyla ve esas olarak sivil hedeflere yönelik yapılan şiddet eylemidir. Bunun korkutma amaçlı bomba patlatmadan, kitlesel katliamlara yol açan patlama veya zehirlemelere kadar uzanan dereceleri vardır. Ama hepsi terör eylemidir. Cumhuriyet gazetesi bahçesine el bombası atmak, memurların akılları başına gelsin diye lojmanlara yakın bomba patlatmak, mesaj vermek için bir yere bomba koymak, çarşıda intihar saldırısında bulunmak, tanınmış şahsiyetleri öldürmek, evine dönmek için durakta bekleyen polis memurunu taramak, güvenlik güçlerinin geçtiği karayoluna mayınlı tuzak kurmak, yolcu veya yük treni geçerken altında mayın patlatmak... Bunların hepsi terör eylemidir. Arkalarında yatan hiçbir siyasi amaç, bunların terör eylemi olarak nitelendirilmesini engelleyemez.
Bugün ortaya bir kez daha dökülen "vatansever" çete örgütlenmelerinin içinde yoğun biçimde emekli, hatta muvazzaf subayların yer alması, "bunlar münferit işlerdir", "disiplinsiz davranışlardır" türünden sözlerle hafife alınacak işler değildir. Bu örgütlerin yasal vitrini olan derneklerin onursal başkanlıklarında bulunan emekli generaller, aktif biçimde çalışan emekli subay ve astsubaylar, ettirilen "ölme ve öldürme yeminleri", bulunan cephaneliklerin siyasal arka cephesini açık biçimde gösteriyor. Ama biz hâlâ bütün bunların neye tekabül ettiğini tartışmaktan kaçınıyoruz. Mahkemeler bu konulardaki davalarda devlet sırlarını açığa çıkarmamak için gizlilik kararı alıyor. Soruşturma sırasında yayın yasağı konuyor. Hrant Dink cinayetinde bile mahkeme gizlilik kararı aldı. Rahip Santori cinayetinde de almıştı. Şemdinli'de atılan bombanın ortaya çıkarttığının üzerine gitmeye biraz kararlı olan hakimler hakkında soruşturma açılıyor. İddianameyi kaleme alan savcının başına gelenler ise tam ibretlik.
Dikkat çekici olan olgu, bütün bu vatansever veya devletsever çete örgütlenmelerin içinde, az veya çok bir askeri oluşumun adının geçiyor olması: Özel Kuvvetler Komutanlığı. Eryamanlar'daki lojmanda cephaneliği ele geçirilen muvazzaf subay, bu komutanlık bünyesinde görevliydi.
Yardımcısı, Muharebe Arama Kurtarma Alay Komutanlığında görevli bir astsubaydı. Daha önce MAK'tan bir subayın adı da, Sauna çetesine karışmıştı. Hatırlayacaksınız, bu subayın Gayrı Nizami Harp Eğitim bilgilerini içeren malzemeyi bir özel güvenlik şirketi sahibine verdiği iddia edilmişti. Bu subaylar ilk YAŞ toplantısında, yargı kararı kesinleşmeden, "disiplinsizlik" nedeniyle emekliye sevk edildiler. Buna karşılık, çoğunluğu Özel Kuvvetler tornasından geçmiş emekli subayların, bu tür bir çeteleşme içinde olmaları ve yaptıkları veya yapmaya hazırlandıkları eylemlerin terör eylemi olması konusundaki suskunluk sürüyor.
Irkçı-faşist dünya
İktidar, biz biliriz ama şimdi bunları söylemenin sırası değil havasında. Muhalefet partileri ise bu konuda kraldan fazla kralcı oldukları için, bu sorunu açanları, bunu dert edinenleri, "terör örgütünü desteklemekle" suçlayabiliyorlar.
Bugün bu terörist çeteleşmenin kendini savunma tarzına bakarak, durumdan vazife çıkaran örgütlü şebekenin zihin dünyasını gayet açık biçimde okuyabiliyoruz. Kurucusu ve yakın tarihe kadar başkanı, eski NATO Özel Daire Başkanı emekli albay Fikri Karadağ'ın olduğu Kuvvai Milliye Derneği'nin genel başkanı Bekir Öztürk son demecinde, "bir yola çıkıldığını ve bu yolda alınacak her türlü cezayı bir iftihar madalyası olarak taşıyacaklarını" söylüyor. Teşkilat-ı Mahsusa'dan beri duyageldiğimiz, ne kadar tanıdık bir söz değil mi?
Bu derneğin sitesinde yer alan bir yazıda ise, bütün bu "karalama kampanyası"nın amacının Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı yıpratmak olduğu belirtiliyor: "Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın görevi, ülkede bir işgal ve iç savaş durumunda halk örgütlenmesini gerçekleştirmektir. Bu kuvvetler doğal olarak gerilla kuvvetleridir. Eryamanlar'daki Atabeyler grubunun kendisini gerilla grubu olarak tanıtması normaldir. Çünkü bir ülke işgal edildiğinde, dikkat edin işgal gerçekleştikten sonra diyoruz önce değil, işgalciye karşı düzenli birlikle değil, gerilla ile mücadele edersiniz."
Metin daha sonra, ABD'in yakın bir işgal tehdidinin yanında, olası bir iç savaşın da hazırlıklarının yapılmasının doğal olduğunu belirtip bu iç savaşı açık biçimde tarif ediyor. "PKK'nın bilinçli bir nüfus hareketliliği yarattığı tespit ediliyordu. Bu, iç savaşı hazırlamaktı. İşte ikinci hassas nokta olası bir iç savaşa ülkeyi hazırlamak, böylesi bir iç savaşta halkın can güvenliğini korumak ve asayişi temin etmektir. Ordu bu olasılığı da gözönünde bulundurarak bir hazırlığa girişmiştir. Bu hazırlık da Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın görev alanındadır!" İç savaşın açıkça ve fütursuzca, hatta bariz bir heyecanla öngörüldüğü bir zihniyet dünyası var karşımızda. Değerlendirmeye Kürtlerin nüfus hareketliliğinden başlayıp bunu iç savaş hazırlığı gereğine bağlayan ırkçı-faşist bir dünya bu.
Fikri Karadağ'ın Mersin'de çocukların önünde ettirdiği üyelik yeminini hatırlıyor musunuz? "Kutsal Kur'an'ımız, bayrağımız ve silahlarımız üzerine! Türk anadan, Türk babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türküm ben. Kuvayı Milliye'nin bir üyesi olmaktan sonsuz gurur duyuyorum. Üzerime aldığım tarihi sorumluluğunun bilincindeyim. Türk milletini dünyanın efendisi yapmak uğrunda, her türlü ahval ve şerait içerisinde dahi milletimin huzur ve refahı, devletimin ebediyen bekası ve yükselmesi yolunda yılmadan çalışacağıma, Türk vatanını ve Türklük camiasının şan ve şerefini korumayı canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve bayrak uğrunda seve seve canımı feda edeceğime, namus ve şerefim üzerine ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene!" Hepimiz biliyoruz ki, burada söylenenler münferit değildir. Bu yemin, bugün "vatansever güçlerin" zihniyet dünyasında yaşanan fırtınaların, farklı ifadeler altında bir özetidir.
Yıldırım Türker, Radikal'de 12 Şubat 2007'de yayımlanan yazısında, bütün bu çeteleşmelerin bir köşesinde ismi her defasında ortaya çıkan, JİTEM kurucusu emekli tuğgeneralin Stockholm'deki 8. Azeri Kongresi'nde çektirdiği aile fotoğrafında yer alanları sıralarken, bu mümtaz şahsiyetin orada "Türk Dünyası Genel Sorumlusu" sıfatıyla bulunduğunu belirtiyordu. Yazısını da, "Türk Dünyası Genel Sorumlularından bu milleti kim koruyacak?" sorusuyla bitiriyordu. Ortaya dökülen cephaneliklerin, ilişkilerin niteliğine bakarak, bu soruyu artık "bu milleti 'vatansever terörü'nden kim koruyacak?" diye sormalıyız. Bugün Türkiye'de terörün kaynağı tek değil.