Ve beraber ölürüz...

Dışarıdaki kaskatı gerçeği iyice bir anlamak için hayatın içinden olduğu kadar romanların, filmlerin, ağıtların içinden de yürümek gerekir.
I.
Haber: FERİDE ZÜLFÜ / Arşivi

Dışarıdaki kaskatı gerçeği iyice bir anlamak için hayatın içinden olduğu kadar romanların, filmlerin, ağıtların içinden de yürümek gerekir.
I.
Bir arkadaşım vardı. Birlikte okuyorduk, çok iyi anlaşırdık. O çok neşeli biriydi. Ben hiçbir zaman neşeli olamadım. Onun arkadaşı olmaktan gurur duyuyordum... Savaş sırasında birlikte yaşadık. Okulu kapattıklarında 20 yaşındaydık. İkimiz de geldiğimiz kasabaya dönmeye karar verdik. Ailelerimizle temas kuramadık. Çok korkunç şeylerin olduğunu söylediler ama kimse onlara inanmadı.
İnsanlar her zaman abartır. Bu doğru olamazdı. Yani savaş... bir şekilde, her zaman başka bir yerde oluyor. Bir araba kiraladık, o kullanabiliyordu. ve Uzaklaştık. Yolculuk sırasında hiçbir şey olmadı. Yani çok sık yangın görüyorduk. Ölü köpekler. Tek bu. Bir sürü ölü köpek... Bir İtalyan disko müziği dinliyorduk. Gülüyorduk. O yolculuk sırasında çok güldük. Hatırlar mısın bir şarkı vardı? 'La dolce vita' adında. Çok aptaldı... Bizi şehre iki kilometre kala durdurdular. Bir otele götürdüler. Sadece arabayı çalmayı filan istediklerini sanmıştık. Çok endişeliydik. Bunu arabanın sahibine nasıl izah ederiz diye düşünüyorduk. Çok saçma değil mi? Tüm hayatın değişmek üzere ve senin tek düşündüğün eski bir Fiat Turbo... Askerler bizim askerlerimizdi. Benim gibi konuşuyorlardı. Benim dilimi konuşuyorlardı. Bazıları daha 18 yaşındaydı...
BM Barış Gücü askerlerinin geldiği günü hatırlıyorum. Bizi oradan almaya geldiklerini düşünmüştük. Hayır... İçlerinden birinin sürekli özür dilediğini hatırlıyorum. Özür diliyordu... sırıtarak. Düşünsene o gün sana defalarca tecavüz ettiklerini ve kulağına şöyle fısıldadıklarını; "Üzgünüm çok üzgünüm. Affet beni"... Bir kadına kendi kızını öldürttüler. Silahı kızın başına dayadılar. Kadının parmağını da zorla tetiğe. ve Silahın dibini kızın vajinasına dayayarak tetiği çekmesini sağladılar. Şöyle bir şey söyleyerek; "asla büyükanne olamayacaksın" Böyle bir şey... ve Kadın öldü kısa süre sonra. Üzüntüden...
Çığlık atmasından hoşlanmıyorlardı. Dediler ki "şimdi sana çığlık atman için bir neden vereceğiz" ve yüzlerce yerine kesik attılar. Bir bıçakla vücudunun her yerine. ve Yaralarına tuz bastılar. ve Dikiş iğnesiyle daha derin yaralar açtılar. Bunu benim arkadaşıma yaptılar. ve Ben... Bana onun yaralarını temizleme izni vermediler. Hafif hafif kanayarak ölüme terkettiler. Bu çok yavaştı. Kan kollarından ve bacaklarından aşağı doğru akıyordu. Tek yapabildiğim daha hızlı bir şekilde ölmesi için dua etmekti. Çığlıklarını, iniltilerini saydım. Acısını ölçtüm. ve Düşündüm ki; daha fazla acı çekemez. Şimdi ölecek. Şimdi, lütfen. Bir dakika içinde, lütfen...
Katalan sinemacı İsabel Coixet'in 'Sözcüklerin Gizli Yaşamı' adlı filmindeki kadın karakter Hanna, Yugoslav iç savaşında yaşadıklarını, bu sözlerle anlatır.
Çok geçmeden anlarız ki, paramparça vücudu tuzla dağlanan o genç kız Hanna'dan başkası değildir... Hanna yaşadığı o korkunç şeyleri, yıllar sonra bile ancak, sanki bu hikâye yakın bir arkadaşının hikâyesiymiş gibi anlatabilmiştir. Hanna bunu başka türlü anlatamaz da. Kimse böyle bir vahşeti, sanki bir başkasının hikâyesiymiş gibi mesafelenmeden hatırlayamaz belki de. "Bütün bunları yaşayan bendim" diyemez. Bunları yaşamış olmaktan utanır. Bunu başka birine anlatarak, o kişiyi de çok çok utandırmaktan utanır belki de...
Konuşabiliyorsa, yani hayatta kalmışsa... Ardında, "ben'dim" diyemeyeceği kadar uzak ve büsbütün başkasına ait olamayacak kadar yakın bir ceset bırakmıştır. Bir daha gülemez, belki bir daha ağlayamaz da...
Savaş korkunçtur. Hem de herkes için... sorumsuzca kışkırtanlar, kazançlı çıkacaklarına mutlak biçimde inananlar için de ansızın çok korkunç bir hâl alabilir savaş. Her şey bir gün sona erdiğinde, yaşananları, sadece dile getirmek değil akla getirmek bile dayanılmaz bir şey olabilir.
II.
Filmin bir yerinde, Hanna'nın avukatı sorar: "...on yıl sonra Balkanlarda olanları kim hatırlıyor... hayatta kalanlar... Ucu ucuna hayatta kalmayı başarıp bunu anlatabilenler. Eğer yapabilirlerse... Onlar hayatta kaldıklarına utanan insanlar, Hanna gibi. Bunun ironik olduğunu biliyorum. Hayatta kalmanın verdiği utanç. Bu utanç acıdan daha büyüktür. Diğer her şeyden daha büyüktür. Sonsuza dek sürebilir."
Filmin erkek karakteri Josef'le Hanna arasında şöyle bir konuşma geçer: Düşündüm de, belki sen ve ben... beraberce bir yere gidebiliriz. Bugünlerde... Düşün... Şimdi. Benimle gel Hanna. Hayır bunun mümkün olabileceğini sanmıyorum
Neden olmasın? Çünkü eğer beraberce bir yere gidersek. Korkarım ki bir gün. Belki bugün değil, belki yarın da değil... Ama bir gün, birden bire... Ağlamaya başlarım. ve Kimse beni susturamaz. ve Beni odaya kapatırsın. ve Ben de nefes alamam. Seni de kendimle beraber çekerim. ve Beraber ölürüz...
Savaşın dehşetini bu kadar abartısız, yitip gidenlere bu kadar vefa duyarak, bu kadar onurlu ve bu kadar etkileyici bir biçimde anlatan başka bir film hatırlayamıyorum.
Savaş budur. Aynı dili konuşanlar birbirinin gözünü oyabilir, barış adına görevlendirilenler, artık ne kaldıysa onu yağmalamaya kalkışabilir...
On yıl sonra, yüz yıl sonra, bin yıl sonra... savaşın hayaletleri geri dönebilir.
Yine de şu kadarını söyleyebilirim; film klasik bir "mutlu son"la noktalanmasa da, sakin, temkinli, özenli umutlu bir sonu vardır. Kaybedilenin "kayıp" olduğunun hakkını veren bir hüzün yepyeni bir umut doğurarak süzülür finale...
III.
Bugünlerde bunları düşünüyorum. Bugünlerde çok cesurum. Artık ne olacaksa olsun diyorum. "Yetti artık" diyorum ve kimseye papuç bırakmıyorum. "Bu ülkeyi bu haliyle sevmiyorum, hiçbir yere de gitmiyorum" diye bağırmak istiyorum; hem de en kalabalık yerlerde ve gırtlağımın olanca gücüyle... Bugünlerde, son sürat giden bir arabadan birdenbire otobana fırlatılmış küçücük bir kedi gibi korkuyorum. Çok korkuyorum.
Bugünlerde çok umutluyum. Bir şeyler değişiyor diyorum. Bu yüzden bu kadar tahammülsüzler... Bir şey; eski, köhnemiş, tükenmiş bir şey tarihin çöplüğüne yuvarlanıyor. Ama yuvarlanıyor işte! ve "yüzyıl daha, hiç ama hiçbir şey değişmesin, ben orada öyle göbeğimi sıvazlayayım" diyenler çok telaşlanıyor. Bütün saldırganlıkları bundan... Bu kadar...
Bugünlerde çok umutsuzum. Çünkü az önce şu satırları okudum. "12 Haziran 1963... Medgar Evers adında bir genç, bir NAACP sekreteri tarih sahnesinde yerini aldı; Missisippi'nin Jackson kentindeki evine gitmek üzereyken ırkçı bir beyaz tarafından sırtından vurulmuştu. Bu tür haberlerden kötü bir kokudan kaçar gibi kaçan Vernor Matheius bile duymak zorunda kalmıştı... Vernor katili henüz bulunamayan şehit Medgar Evers için 'İşte tarihe girince böyle olur: tarih insanı ayakkabılarının topuğundan yakalayıp yere serer,' diyordu. Bunu söylerken çok eğleniyordu."1 Çok ama çok sarsıldım, çünkü Hrant Dink tarih sahnesinde yerini almıştı ve birileri onun topuklarına bakarken, hazdan kıvrandıklarını gizleme gereği bile duymamıştı. Bugünlerde çok çok üzgünüm. Çünkü Hrant, canını bu milletin güvercin sevgisine emanet etmişti. Güvercin... Bugünlerde bazen sevinçle doluyorum. Çünkü "bir mucize oldu". Rakel Dink binyılda bir yazılan bir aşk mektubunu yüzbinlerce Hrant'a okudu. Hrant'la okudu. "Sevgilim...". Şimşek gibi ani, kesin, kararlı patladı ses. "Herkesin hakkını herkese geri verelim" dedi. 'Rakel'in Sesi'... Tarih böyle bir SES duymamıştı!
Bugünlerde her şeyi bu sesle yorumluyorum. Evers'in hakkını Evers'e veriyor Joyce Carol Oates, görüyorum mesela: 'Tarihe adım atmazsan tarih seni siler atar' diyor romanda, sadece üç sayfa sonra.
III.
ve Soruyorum ben de: Bilmiyor musun ki, sen(den) olmayanı ne kadar öldürürsen, sen de o kadar ölürsün. Ben olmazsa(m) Sen de olmaz(sın). Ölümüm için yerden kaldırdığın her taş, ölümün için yerde bir çukur açar. ve Beraber ölürüz...
Oysa..."Düşündüm de, belki sen ve ben... beraberce bir yere gidebiliriz. Bugünlerde..."
1. Joyce Carol Oates, 'Bir Gün Beraber Gideriz', çev. Alev Bulut, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. (231-232).