Ver coşkuyu, acıt canı, kap reytingi!

Ver coşkuyu, acıt canı, kap reytingi!
Ver coşkuyu, acıt canı, kap reytingi!

Sol baştan, Okan?ın ?Disko Kralı?, ?Yemekteyiz?, ?Desti İzdivaç? ve ve Mali?nin ?50 Sarışın?ı.

Türkiye gibi grup davranışlarının başat olduğu toplumlarda, yaygın fikirlere 'direnme hakkı' sadece 'başaran' bireylere, o da başarıları devam ettiği sürece tanınır
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU - orhantekelioglu@gmail.com / Arşivi

 Ekrandaki reality şovların, yani sokaktaki insanların katıldığı, yarıştığı, birbirini oyladığı, üretimi ucuz ve bu nedenle, TV kanalları ve yapım firmalarının bayıldığı formatın bize yansıttığı Türkiye ne yazık ki pek de iç açıcı değil. Kendimize, ne olduğumuza ilişkin “efsanelerimiz” birer birer yıkılıyor. Yemekteyiz programını seyrediyor ve bu toplumda ne kadar kolay yalan söyleyenebildiğini, “zafer” için her yolun geçerli olduğunu ve sanılanın aksine, pek de misafirperver bir millet olmadığımızı görüyoruz. Üstelik, bu işler öylesine kanıksanmış ki, yarışmacılar bunları dert etmediği gibi birbirlerine görgü öğretmeye, akıl vermeye devam ediyorlar. Oysa, şova katılanların çoğuna bakarak söylüyorum, pek “görgülü”, hatta “edepli” olmadığımız ortada.
Son yıllarda iyice görünür hâle gelen bir başka “toplumsal arıza” var ki, iyice yaygınlaşmakta olduğunu fark ettiğimden, yazmadan yapamayacağım. TV’lerde başkalarının acılarından, başarısızlığından, yenilgisinden ya da en hafifinden, budalalığından zevk alma eğilimini körükleyen programlar daha da izlenir oluyor. Bu tuhaf davranışın popüler kültürle ilişkisini ilk olarak Adorno formüle etmiş ve bu marazi durum için, Almanca ve Germanik kökenli birçok dilde bir versiyonu olan, schaden (zarar verme) ve freude (haz alma) sözcüklerinin birleşiminden olan “schadenfreude” kavramını kullanmıştı. Özetlersek, başkalarında gözlemlenen başarısızlıklardan sadistik bir zevk alma durumudur bu. Türkçe’de tam bir karşılığı yok diye aman umutlanmayın, bu davranışın binbir çeşidi hemen her gün ekranlarda bolca üstümüze boca ediliyor. İşin tehlikeli yanı, bu işten zevk alanlar, “kurbanlar” (“başarısızlar”, “kaybedenler”) ile sanki bir empati kuruyormuş gibi yapıyorlar. Örneğin, izdivaç programlarında hevesle evlendirilmeye çalışılanlara bakınca, “dayanışmacı” bir toplumun “gurur verici” bir desteğiyle karşı karşıya kaldığınızı düşünüyorsunuz, değil mi? Ama hele bir o “desteklenen”, sembolik olarak konumlandırıldığı yeri (toplumsalın dibini, “ezik” konumunu) bir beğenmesin, mikrofonu kapan başlıyor veryansına, linç genişliyor, stüdyodan ekranlara akıyor. Diyelim ki, yoksulluğu hâlinden, tavrından anlaşılan güzelce bir kadın “beklenildiği” gibi, kendine bakacak bir “beye” ihtiyaç duyuyor; o anda, sunucudan izleyiciye herkes “imeceye” katılıyor. Ne güzel, değil mi? Ama aynı kadın, evleneceği erkeğin biraz da “yakışıklı” olmasını, ondan fiziksel olarak da hoşlanmak istediğini söylemesin, ortalık birbirine giriyor. Yoksulluğu ile kadın anında “yüzleştiriliyor”, bu da yetmiyor, bir de bugüne kadar “başarısız” olduğu ezik yaşamı sorgulanıyor. Ona “hakkının” sadece parası olan bir adam olduğu anında öğretiliyor. Alın size, “dayanışmacı” olduğunu iddia ettiğiniz toplum efsanesi ve sönümü.

Gladyatörler ve plepler
Günümüz medya çalışmalarında izleyici davranışını açıklamak için artık sıkça schadenfreude kavramına başvuruluyor ve kavram, Festinger’in “toplumsal karşılaştırma” (social comparison) kuramı ile ilişkilendiriliyor. Sosyal psikolojinin muteber kuramcısı Festinger, insanların fikirlerini oluştururken önce etrafındakilerin fikirlerine baktığını, onlarınkilerle kendi fikirlerini karşılaştırdıklarını, sonra da genellikle çoğunluğunkini benimsediklerini söyler. Grup dinamiğinde ise, yaygın ve kabul görmüş olan fikirler, tekil ve farklı fikirleri olan bireylere “grup baskısı” olarak empoze edilir. Festinger, “başkalarının acıları” durumunu açıklamaktan çok grup baskısı durumuna gönderme yapsa da, perspektifi bu durumu da açıklamaya da uygundur. Örneğin, Türkiye gibi grup davranışlarının başat olduğu toplumlarda yaygın fikirlere “direnme hakkı” sadece “başaran” bireylere, o da başarıları devam ettiği sürece tanınır. Hatırlayın Süreyya Ayhan’ın başına gelenleri. Sosyolojik profiline göre, tipik bir “toplumsal ezik” durumunda olması gereken bu atletimiz (üstelik yuva yıkan bir kadındı!), başarısızlığa uğradığı andan itibaren toplumsal linçe uğramıştı. Zaten araştırmalar, başkalarının başarısızlığından en “zevklenenlerin”, kendisinin de başarısız olduğunu düşünen, kendine güveni düşük kişiler olduğunu gösteriyor. Roma’da, gladyatörleri aslanlara yedirmek için çığlık atanların başında plepler gelirdi. Baksanıza, Okan’ın programına telefon eden “serseme” gülmek, “salakça” konuşmalarından “zevklenmek” için tüm stüdyo sıraya giriyor; Mehmet Ali ise çok daha cin, buldu mu “madeni” başlıyor inceden işlemeye, sonunda “sazan”, programın “neşesi” oluyor. İzleyicinin ilgisi zirve yaptığına göre, “zavallıların”, “eziklerin”, “sersemlerin” ekranda bulunmasına bir engel yok zaten. RTÜK, çok daha derin, “ahlaki” mevzularla ilgilendiğinden, “medya etiği” ile zaman kaybetmiyor!
Bu yazıyı yazmama vesile olan, yazın başlayacak ve yapımcılarına göre toplumsal dertlerimize “ilaç olacak” bir program. Yapımcısı aynen şöyle söylüyor: “Yarışmacı bir yandan sahnede şarkı söylemeye çalışırken, diğer yandan da yapılan şakalara, kurulan tuzaklara göğüs germeye çalışacak. Bu şakalar da pek alışıldık türden değil! Örneğin, özenle giyinmiş, son derece şık, güzel bir genç kız elinde mikrofon sahnede döktürürken bir anda başından aşağı kapkara böcekler dökülecek veya kendini bir anda buzlu suyla dolu bir varilin içinde bulacak”. Gerçekten de çok “komik”, değil mi? Birileri “küçük düşecek”, “rezil olacak” bunu da bir jüri puanlayacak anlaşılan. Bu neyin jürisi olacak acaba, kimlerden oluşacak? “Ezik” uzmanlarından mı?
Programın ismi, schadenfreude kavramını doğrudan açıklıyor zaten Ver coşkuyu! İki üç yıldır neredeyse bir slogana dönüşen, reklamlarda sıkça kullanılan bu sözün argodaki anlamı, “heyecanlandırmak”, “ayaklandırmak”, “harekete geçirmek” değil miydi? Ver coşkuyu ki, başkalarının başarısızlıklarına hevesle, zevkle gülelim, gülmekten geberelim. 2003’te kaybettiğimiz Neil Postman, 1985’te yayımlanan ve artık bir medya klasiği olarak kabul edilen kitabında, televizyonu enine boyuna tartışmıştı. Kitabın adı mı neydi? Amusing Ourselves to Death, Türkçe’ye Televizyon: Öldüren Eğlence (Ayrıntı Yayınları, 1994) başlığıyla çevrilmişti. Çok başarılı bulduğum çeviriye ve çevirmenine (Osman Akınhay) asla saygısızlık etmek istemem, schadenfreude kavramını da düşününce, kitabı “Ekranda Ölümüne Eğleniyoruz” diye çevirmek isteyebileceğimi düşünmeden edemedim. Kitabın Türkiye’de baskısı tükendi çoktan, okuyanı kalmadı.

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.