Vesayet sistemi ve siyasi partiler

Cumhuriyet'in ilanı ile egemenlik Osmanlı hanedanından alındı, millete devredildi. Nitekim 1924 Anayasası'na "egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu" yazıldı.
Haber: MEHMET BEKAROĞLU / Arşivi

Cumhuriyet'in ilanı ile egemenlik Osmanlı hanedanından alındı, millete devredildi. Nitekim 1924 Anayasası'na "egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu" yazıldı. Yine 1924 Anayasası'na göre "kayıtsız şartsız millete ait olan egemenlik" sadece "Türkiye Büyük Millet Meclisi" tarafından kullanılır. Buraya kadar bir sorun yok gibi görünüyor. Elbette dönemin koşullarında milletvekilleri serbest seçimlerle tespit edilmiş değildi, ancak başlangıçta toplumun değişik kesimlerini temsil eden kanaat önderlerinin TBMM'ye geldiklerini ve kararların serbest tartışmalarla alındığını biliyoruz. Ne var ki işin rengi sonradan değişti. Milletin egemenliği kullanacak olgunlukta olmadığını kanaat getiren "kurucu irade", milletin olgunlaşması için girişilen devrimlerden sonuç alınıncaya kadar, TBMM üyelerini tayin etme yoluna gitti. Neticede çok partili demokratik sisteme geçilinceye kadar egemenlik, "kurucu irade"yi temsil etme iddiasında olan tek parti (ve onun şefi) tarafından kullanıldı.
1960 ihtilali, 1950-60 arasında çok partinin katıldığı serbest seçimler sonucunda oluşan parlamentonun kendini milletin tek temsilcisi olarak görmesi ve millet adına egemenlik kullanmasından rahatsız olan seçkinler tarafından yapıldı. Türkiye demokrasisinin vesayetçi demokrasiye dönüşmesi süreci, bazılarının "özgürlükçü anayasa" diye baştacı ettikleri 1961 Anayasası ile başladı. 1961 Anayasası, "kayıtsız şartsız milletin olan egemenliğin" 1924 Anayasası'ndan farklı olarak, "sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi" değil, "anayasal kurumlar tarafından kullanılacağını" belirterek anayasal vesayet sisteminin temelini attı. Öte yandan, askeri vesayet sisteminin en temel kurumu olan MGK da bu Anayasa ile kuruldu. 1961 Anayasası'nın bir başka yeniliği, yasama ve yürütme organı işlemlerinin yargı denetimine açılmasıydı. Hukuk devleti yolunda ileri bir adım olan bu yenilik, ne var ki, daha sonra vesayetin bir aracı haline dönüştürüldü.
Türkiye'deki vesayet sisteminin tahkim edilerek tamamlanması 12 Eylül darbesinden sonra hazırlanan 1982 Anayasası ile oldu. 1982 Anayasası'nda, parlamenter demokratik sistemin ruhuna aykırı bir şekilde, sorumsuzluğu korunan Cumhurbaşkanı, başta yüksek yargı organlarının üyelerini atamak olmak üzere, geniş yetkilerle donatıldı. Bugün Türkiye'de tam bir anayasal vesayet sistemi var; millete ait olan egemenlik, TBMM ve onun çıkardığı hükümetten çok, Cumhurbaşkanı, MGK, Anayasa Mahkemesi, YÖK ve diğer anayasal kurumlar tarafından kullanılıyor. Bunun böyle olduğunu, beş yıllık AKP iktidarında çok açık bir şekilde gördük.
Türkiye'de daha önce de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale edildi. Meclis'in çevresinin tanklarla sarıldığını, cumhurbaşkanı adayının başına silah dayatıldığını da hatırlıyoruz.
Ancak en son yaşanan kriz, önceki müdahalelerden farklı özellikler taşıyor. Bırakın 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül'ü, 28 Şubat'ta bile müdahalecilerin anayasa suçu işledikleri açık. "Postmodern darbe" benzetmesi yapılan 28 Şubat'ta askeri bürokrasi, korkutma ve sindirme yöntemleri kullanarak Meclis aritmetiğini değiştirdi, mevcut hükümet yerine yeni bir hükümetin kurulmasını sağlayarak amacına ulaştı. Demirel'in deyişi ile asker kışlasından çıkmadı ama neticede anayasal sınırların zorlanması söz konusu. Son krizde de anayasal sınırların zorlanması bakımından 27 Nisan Genelkurmay bildirisi var ama esasen başta Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi olmak üzere vesayet kurumları, şeklen anayasal çizgi içinde kalarak demokratik sürece müdahale etti. Evet, seçilmiş parlamentonun iradesi yok sayıldı, zorlama yapıldı, fakat hiç kimse anayasal çizginin dışına çıkıldığını iddia edemez. Doğru kullanıldı yanlış kullanıldı tartışması yapılabilir ama neticede Cumhurbaşkanı da, Anayasa Mahkemesi de anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullandı.
Sistemi kilitleyen bu müdahale bir kere daha ve açıkça ortaya koydu ki, sorun, 1982 Anayasasıdır, Anayasa'daki vesayet yapısı kaldırılmadan demokratik siyasi yaşamı sürdürmek mümkün değildir.
AKP hükümetinin bu duruma karşı verdiği refleks cevap cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak anayasa değişiklikleri oldu, ancak bunun mevcut krizi ortadan kaldırmayacağı ve muhtemel krizleri önleyemeyeceği kısa sürede görüldü. Seçim beyannamesinden anladığımız o ki AKP, Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi ve diğer anayasal kurumların vesayet yetkilerini ellerinden alacak bir anayasa değişikliği ile sorunu temelden çözmek istiyor. Elbette bu sivil ve demokratik bir anayasa için ileri bir adımdır ama sadece ileri bir adımdır, yeni bir anayasa anlamına gelmiyor. Kabulünden bu yana geçen 25 yılda, 1982 Anayasası'nda birçok değişiklik yapıldı. Tamamı ortaya çıkan kriz ve ihtiyaçların dayattığı bu değişiklikler elbette önemli iyileştirmeler getirdi ama hâlâ birçok anayasacı ve siyasetçi, bu anayasa ile tam bir demokrasinin mümkün olmayacağı inancında. O nedenle tekrar parça iyileştirmeler yoluna gidilmemeli, yamalı bohça haline gelen 1982 Anayasası'nın yerine yeni ve gerçekten sivil ve demokratik bir anayasa yapılmalı.
Partilerdeki vesayet sistemi
Bunun için bir siyasi irade var mı, 22 Temmuz'da oluşan yeni parlamento aritmetiği ile böyle büyük bir iş yapılabilir mi? Bu soruların cevabını henüz bilmiyoruz. Ancak, daha şimdiden yeni bir anayasanın gerekliliği ve bu anayasanın nasıl olması gerektiği konusunda zengin bir tartışmanın başladığına şahit oluyoruz.
Bu çerçevede yapılan tartışmalarda ihmal edilen çok önemli bir konu var. Neticede yeni sivil anayasayı yapacak olanlar siyasi partilerdir. Türkiye'de sanki demokratik işleyişe sahip siyasi partiler varmış gibi kimse bu konunun üzerinde durmuyor. Başta siyasetçiler olmak üzere herkes haklı olarak sivil-asker bürokrasinin vesayetinden şikayet ediyor ve bunun aşılması için çareler aranıyor. Elbette bu haklı ve doğru bir arayıştır ama eksiktir. Türkiye'nin "yerleşik iktidar seçkinleri" kadar "siyasetin seçkinleri" diye önemli bir sorunu daha var.
Yeni anayasanın sivil ve demokratik bir anayasa olması için öncelikle tartışılması gereken konu, bu anayasayı yapacak olanların nasıl belirleneceği. Anayasanın demokratik meşruiyetinin asgari koşulu, onu yapan iradenin seçime dayalı demokratik temsil yoluyla belirlenmiş olmasıdır. Ancak bu koşulun şeklen yerine getirilmesi yeterli değil, bu demokratik temsil için eşit yurttaşların her kademede katılımı esas olmalı. Doğrudur, Türkiye'de mevcut vesayet sistemi millet iradesine ipotek koyuyor, bu nedenle vesayet sisteminin kaldırılması zaruri. Ancak millet iradesinin tecelli etmesinin aracı olan siyasi partilerdeki vesayet yapısı gözden kaçıyor. Ne hikmetse yerleşik iktidar seçkinlerinin vesayetinden şikayetçi olan siyasetin seçkinleri, kendilerinin siyasi partilerde kurduğu vesayet yapısını hiç gündeme getirmiyor. Yerleşik iktidar seçkinleri halka ve bu arada halkın temsilcilerine güvenmedikleri için vesayet sisteminin değişmesini istemiyorlar. Aynı şekilde siyasetin seçkinleri de partilerinin üyelerine ve seçmene güvenmediklerinden parti içi vesayetin kalkmasını istemiyor. İlginçtir, ne yerleşik iktidar koalisyonundan ne de uluslararası iktidar güçlerinden parti içi vesayetin kalkması için ciddi bir talep geliyor. Çok açık ki, en azından bu alanda bir güç paylaşımı mutabakatı mevcut; güç odaklarının demokratik işleyiş sonucu oluşan karar mekanizmalarından çok parti şefleri ile çalışmak işlerine geliyor.
Aslında 1982 Anayasası parti şeflerinin vesayetini kaldırmaya engel değil. Siyasi partilerle ilgili hükümlerini düzenleyen 68. Madde'nin 2. fıkrası, siyasi partilerin, "demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları" olduğunu söyler. Evet, haklar ve özgürlükler konusunda birçok kısıtlayıcı hüküm var ama 69. Madde'nin birinci fıkrasında "Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeler ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur", 67. Madde'nin 6. fıkrasında da "Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir" deniliyor.
Bütün bunların anlamı şu: Türkiye'de mevcut olan parti içi vesayet sistemini kaldırmak için anayasal bir engel yok. Sorun siyasi partiler kanunu ve seçim kanunlarıdır. Eğer sivil, demokratik bir anayasa yapılmak isteniyorsa öncelikle bu anayasayı yapacak yeni bir kurucu meclise ihtiyaç vardır. Bunun için yapılacak iş, siyasi partiler yasası ve seçim yasalarını değiştirerek toplumun her kesiminin temsil edileceği ve rutin işlerin dışında tek işi yeni bir anayasa yapmak olan bir parlamentonun oluşmasını sağlamaktır.
Vesayet sisteminin kaldırılamamasının nedeni yerleşik devlet iktidarının güçlü olması değil, bunu yapacak siyasi partilerin demokratik meşruiyetlerinin olmaması. Siyasi partilerin demokratik meşruiyeti, kararların, adayların ve her kademedeki yöneticilerinin parti üyelerinin katılımı sonucunda belirlenmesi ile olur. Oysa Türkiye'de tek parti dönemindeki alışkanlıklar aşılmış değil. O zaman tek partinin şefi ve adamları bütün kararları veriyordu, şimdi çok parti var ama kararları yine kendilerini Allah'ın millete lütfu olarak gören parti şefleri ve adamları alıyor.
Milletvekilleri adaylarının parti şefleri tarafından atandığı barajlı bir seçimle oluşacak parlamento ile seçime dayalı demokratik temsil sağlanamayacağından bu parlamentonun yeni sivil ve demokratik bir anayasa yapması beklenmemeli.
Elbette bir yerden başlamak mümkün. Önerim, yeni oluşan parlamentonun derhal demokratik bir siyasi partiler yasası çıkarması, başta yüzde 10'luk baraj olmak üzere seçim sistemini değiştirmesi ve anayasanın öngördüğü ve hazırlık için gerekli olan süre geçtikten sonra ülkeyi tekrar seçime götürmesidir. Bu şekilde seçilecek milletvekilleri milletin gerçek temsilcileri olur, bu milletvekillerinin oluşturacağı parlamento da seçime dayalı demokratik temsil yoluyla belirlenen kurucu irade olur. Sivil, demokratik anayasa ancak böyle meşru bir kurucu irade tarafından yapılabilir. Bu sivil demokratik anayasa yerleşik devlet iktidarının vesayetine son vermeli ama aynı zamanda parti içi vesayeti yasaklayacak hükümleri de ihtiva etmelidir.

MEHMET BEKAROĞLU: Yeni Siyaset Girişimi Sözcüsü