Vicdanla akıl arasında Türkiye

Türkiye benzerlerini daha önce yaşadığı yeni bir döneme girdi. Bu dönemi en iyi kutuplaşmış siyaset kavramı tanımlayabilir. Yeni olmayan, çok uzun bir süredir devam eden bu oluşum, kendisine ait dinamiklerle alttan alta gelişimini sürdürdü ve bugün bir sonuç olarak karşımıza çıktı.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Türkiye benzerlerini daha önce yaşadığı yeni bir döneme girdi. Bu dönemi en iyi kutuplaşmış siyaset kavramı tanımlayabilir. Yeni olmayan, çok uzun bir süredir devam eden bu oluşum, kendisine ait dinamiklerle alttan alta gelişimini sürdürdü ve bugün bir sonuç olarak karşımıza çıktı. Toplum ve siyaset bugün Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Laik-Cumhuriyetçi, AB yanlısı-karşıtı olarak hemen her konuda ikiye ayrılmış durumda. İşin en kötü yanı bu gerilim kutupları arasında herhangi bir iletişimin olmaması. Daha önce bir yazımda değindiğim üzere, popüler bilinci oluşturan format da bu hali destekliyor: Televizyonlarda, gece gündüz, birbiriyle çatışan, birbirine ne kadar uzak olduğunu gösteren, tarafların kapalılığını ve sadece kendisine dönük mutlakiyetçi haklılığını vurgulayan programlar var.
Bizi oluşturan kültürel yapının bu durum üstündeki etkisi yadsınamaz. Burada kültürel derken onu siyasal kültürel yapıdan ayrı düşünmemek lazım. Tam tersine devraldığımız ve kuşaktan kuşağa geçirdiğimiz siyaset kültürümüzün toplumsal düzeyde oluşmuş davranış kalıplarıyla bütünleşmesidir bu sonucu doğuran. O da gidip gene bizim modernleşme serüvenimizle bütünleşiyor. Çünkü, Türk siyasal modernleşmesi kendi içinde benim modernite paradoksu dediğim bir kısıtlamaya sahiptir. Bu kısıtlama da en geniş manasıyla toplumun siyasal düzeyde özgür bırakılmamasıdır. Şaşırtıcı olanı bu cenderenin 'demokrasi' ve onun bazı parametreleri adına kurulmasıdır. Bu yazıda onların en önemlilerinden birisi olarak gördüğüm toplumsal akıl kavramını ele almak istiyorum.
İkili karşıtlıklar ve 'maşeri vicdan'
Modernleşme, bir kabule göre yapısı, tanımı gereği ikili karşıtlıklara dayanır. Kendisini var edebilmek ve gerçekleyebilmek için bir karşıt bulmak zorundadır, modernite. Bunun en somut örneği toplumsal olarak ileri gitmek-geri kalmak şeklinde tezahür eder. İleri gitmenin şartlarını oluşturabilmek için modernite geriliği tanımlar. Bu, yönetici elitin zihninde teşekkül etmiş bir kurgudur. Modernitenin bu hassası Türk modernleşme serüvenine eksiksiz bir biçimde oturur. 1839 sonrası bu yaklaşımla şekillendiği gibi, çok yakınılan aydın-halk çelişkisinin kaynağı da budur. Aydın, o tarihten başlayarak, halkı 'tanımlayan' kaynaktır, iyi yanıyla kötü yanıyla. (Tıpkı ilk-romantik dönem Alman milliyetçiliğinin Alman halkını, Rus milliyetçiliğinin Rus halkını tanımlaması gibi!)
Siyaset, bu tanımın ortaya koyduğuna inanılan 'gerçeğin' değiştirilmesi için güdümlenir. Bu, belki bir kurgunun gerçeğin yerine ikame edilmesidir ama somut pratiği değiştirmez. Türkiye'de değişimin adeta cebirle ve ordu, bürokrasi gibi kurumların güdümünde belirmesi, gelip buraya bağlanır fakat bu formülün getirdiği çok önemli ve sanırım bugüne kadar hiç üstünde durulmamış bir sonuç var.
Modernleşmenin Türkiye'de meydana getirmeye çalıştığı nihai amaç maşeri vicdanın dönüştürülmesidir. 'Maşeri vicdan' insanların kendilerine ait mikro kültürel dünyalarında biçimlendirdiği ve geleneksel değer yargılarının kabulüne dayanan zihniyet kalıplarıdır. Zihniyet dediğimiz şey kendisini davranış kalıpları içinde somutlaştırır. Türkiye'de modernitenin çatıştığı zihniyet ve onun yansıması olan davranış kipleri toplumsal olandan bireysel olana doğru bir akış gösterir. Daha açık söyleyecek olursak, buradaki toplumsaldan 'kapalı cemaat' yapısını anlamak gerekir. Maşer odur! Bir manada cemaatin doğrusunun kabulü insan davranışına esas ve öncüldür. 'Makbul insan' mümkün olduğunca o kabullere uygun hareket eden, ona ters düşmeyendir.
Modernite ilkin bunu değiştirmeye koşullamıştır kendisini. Yerleşik cemaat kabullerini kendi önermeleriyle değiştirmek ister. Kapsamlı bir bütün olan 'önermelerin' bir özet noktası var, çok kritik olan bir nokta. Türk modernleşmesi maşeri vicdanı kamusal akıl ile aşmayı denedi. Başlangıçta değerli ve anlamı itibarıyla bir hayli önemli olan bu açılım, maşeri vicdanın içerdiği sübjektiviteyi daha pozitivist bir anlayışla ortadan kaldırmayı amaçladı.
Kamusal akıl özünde de karmaşık bir kavramdır. Bilindiği üzere kaynağını benim açımdan çok daha fazla önem taşıyan Kant oluşturursa da, asıl tanımına Rawls'la birlikte ulaştı. Hiç uzatmadan sadece sonuçlarına bakarak bir özet yapmak gerekirse, Rawls'a göre kamusal akıl üç ana ögeyi barındırır bünyesinde: Sağduyu, bilimin aykırı olmayan (noncontroversial) sonuçları ve kamusal siyaset değerleri. Rawls'un derinleştirmekle kalmayıp aynı zamanda işlevselleştirdiği kamusal aklın önemi, siyasetin oluşturulması için gerekli olan oy verme kararının nasıl hazırlanacağı sorusuna verdiği yanıttır. Basitleştirirsek, kararı oluşturan mekanizmanın dayanaklarıdır onu ilgilendiren. Bu meyanda da ahlaki ve siyasal muhakemede otonomiyi sağlayacak olan nihai durumla ilgilenir Rawls.
Bu da ister istemez onu kamusal olmayan akıl kavramını tanımlamaya iter ve Rawls o 'aklı', 'özgül bir dinsel ve ahlaki kuramın derin ve aykırı öncülü' olarak tespit eder. Bir anlamda dogma olmasına bile gerek kalmamış ama belirttiği gibi, kişinin muhakemesini önbelirleyen herhangi bir kategorik vargı, kamusal olmayan akıldır. Çünkü o düzeyde irdeleme, sorgulama ve sınama, bunların oluşturacağı kamusal tartışma söz konusu değildir. Daha sonra Habermas'la giriştikleri tartışmayı hatırlayarak saptayacak olursak Rawls'a göre, kamusal akıl öncelikle siyasal toplumun aklıdır. Evet, siyasal toplum! Bir başka şekilde söyleyecek olursak, siyasal toplumla kamusal akıl arasında kopmaz ve birbirini belirleyen bir ilişki mevcuttur. Türkiye'deki sorun da bu noktada başlıyor.
Kamusal aklın sınırı
Türkiye'de, kamusal akıl, daha net olarak belirtirsek Kantçı anlamıyla, bir modernite değişkenidir. Onunla birlikte oluştu. Kamusal akıl, Rousseau'nun genel irade kavramından da farklı olarak siyasallaşmanın bir uzantısı şeklinde ortaya çıktı ve gerçek anlamına, biçimsel olarak dahi, 1946 sonrasında eriştiğini belirtmek gerekir. (Türkiye'de Namık Kemal gibi 'kurucu aydınlar'ın asıl işlevini, bu süreci yaratmak ve başlatmakta aramak gerekir.) Cumhuriyet dönemi özellikle tek parti yönetiminde bir kamusal akıl oluşturamadı; hatta, bir siyasal toplum oluşturduğu da tartışmaya açıktır, bu dönemin. Siyasal toplumu ve kamusal aklı meydana getirecek öncüller hazırlandı, Kantçı anlamda bir özerk özne yaratılmak istendi, ama devlet egemen model her türlü muhtemel gelişmenin önünü kesti. Bunu, başka vesilelerle de belirttiğim gibi, bir modernite paradoksu olarak görüyorum.
Bugün, tam da bu kısıtlamayı aşmak veya aşmamak noktasındayız. Görüntüye bakılırsa kamusal aklın oluşmasında bir hayli ileri bir noktadayız. Bu önerme siyasal toplum için de geçerlidir. Ne var ki, demokrasinin, siyasal pratik olarak yaşadığı kısıtlamalar parti bünyelerinde reel ve işlek bir kamusal akıldan söz açmamızı olanaksızlaştırıyor. Ondan daha önemlisi, Türkiye iki çok önemli nedenden ötürü kamusal aklını kullanamıyor.
Bunların ilki, devletin hâlâ süren büyük etkisidir. Rawls, Amerika'daki Anayasa Mahkemesi kararalarını kamusal aklın nihai teşekkülü olarak nitelendiriyordu. Çünkü, Anayasa Mahkemesi'nin, devlete karşı toplumu koruduğu kanaatindeydi. Oysa Türkiye'de aynı mahkemenin topluma karşı devleti savunduğunu söylemek zor değil. Bu, işin başından, yani devletçi siyaset seçkinlerinin hazırladığı 1961 Anayasasından beri böyledir. İkincisi, başlangıçta ele aldığım sorun olan, polarize siyasal yapıdır. Polarizasyonun hakim hale getirdiği ve birbirine kapalı görüşlerden oluşan çatışmacı siyasal ortamda özgür muhakemeye yer yoktur. Üstten belirlenmiş retoriğin kabulüne dayalı mekanik bir yapı söz konusudur bu durumda. Kamusal akıl ne doğabiliyor ne de işleyebiliyor. Devletin egemen özne olarak öne çıkardığı vurgular ve sürekli olarak hiza-istikamet tayin edici özelliği, ayrıca, politik toplumun oluşumunun önündeki engeldir de. Polarizasyon mikro cemaat yapılarıdır ve kamusal olmayan aklın özelliklerine sahiptir.
Türkiye'de din konusu ve ona bağlı olarak ortaya gelen laiklik tartışmaları, nihai bir otoritenin karar mercii olarak kabulü ve bazı kesimlerin bu modeli 'cumhuriyetçi' model diye sunup desteklemesi, kamusal akıl-siyasal toplum ikilisinin sınırlarını çizen ve açık söylemek gerekirse, onları doğmadan boğan bir tercihi yansıtıyor. Oysa literatürde mesela Weithman'ın savlarıyla ele alınacak olursa, Rawls'tan farklı bir biçimde, yurttaşların siyasal kararlarını, dini de içeren/içerecek şekilde, ahlaki değerlerden dahi türetebilecekleri öne sürüldü. Türkiye'de ise başta değindiğim maşeri vicdan ve kamusal akıl ikilemi buna cevaz vermez bir noktada ve bu bizi nihai önermemize getiriyor. Kısacası maşeri vicdanın cemaatçi dokusundan kaçan Türk modernleşmesi, birkaç merhalede cemaatçi dokular yarattı ve devletin bu konuda öncü, işlevsel olduğunu hatırlamıyor.
Türkiye'de, bütün kurucu ideoloji teşebbüslerine karşın reel bir kamusal akıldan söz edilemez. Bu, doğrudan, patriarkal yapının bir uzantısıdır. Ama bütün kabahatin oraya yüklenmesi doğru olmaz. Türkiye'de siyaset yapan kesimlerin, özellikle de sağ siyasetin neredeyse varlık nedeni olarak gördüğü milli irade kavramının yanlış ve eksik niteliği de bu olumsuzluğu büyütüyor ki, onu sıcak bir gelişmeye bağlı olarak, gelecek hafta ele alayım.