Ya rezil olmazsak

Frankfurt Kitap Fuarı'nın 2008 yılında konuk ülke olarak Türkiye'yi seçmesi, yalnızca yayıncılık sektörümüz için değil, çatışma yerine karşılıklı anlayışı öne çıkartmak, ülkede barış ve toplumsal mutabakat sağlamak isteyenler için de bir fırsat yaratıyor.
Haber: MÜGE GÜRSOY SÖKMEN / Arşivi
TUNCAY BİRKAN / Arşivi

Frankfurt Kitap Fuarı'nın 2008 yılında konuk ülke olarak Türkiye'yi seçmesi, yalnızca yayıncılık sektörümüz için değil, çatışma yerine karşılıklı anlayışı öne çıkartmak, ülkede barış ve toplumsal mutabakat sağlamak isteyenler için de bir fırsat yaratıyor. Yeni "medeniyetler çatışması" çağında, Türkiye'ye çeşitli roller veriliyor: Ilımlı Müslüman ülke, Avrupa'nın imtiyazlı ortağı, vb. Bunlar aslında şu rolleri ima ediyor: ABD çıkarlarının bekçisi olmak, Avrupa siyasi bir güç olarak gerçekten mevcutmuş, yüksek insani değerlerin savuncusuymuş yanılsamasının korunmasını sağlamak... Farklılığın zenginlik olduğu iddiaları, Badiou'nun deyişiyle, "önce bizim gibi olun ki farklılığınıza saygı gösterelim" cümlesine indirgeniyor. Avrupa ve ABD'nin kendi içlerindeki farklılıklara tahammülsüzlüğü pek çok örnekte görülürken, bizdeki farklılıklar dehşet çığlıklarıyla karşılanıyor: "Kaç Türkiye var? İki, üç, beş? Nasıl toplum olarak kalacaksınız bunca farklılıkla?"
Bizler, belki sadece gençliğimizden dimağımızda kalan tatlardan, farklı etnisiteler, dinler, sınıflar, kuşaklarla birlikte yaşayıp mücadele verdiğimiz günlerin bünyemizde bıraktığı izlerden ötürü, toplumsal mutabakat arayışının mümkün ve gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu sene, her kesimden Türkiyeli yayıncının "Bütün Renkleriyle Türkiye" sloganı etrafında fuara birlikte katılmasını önemli bir adım sayıyoruz. Önde gelen yayıncı, yazar ve çevirmen örgütlerimizin biraraya gelerek aşağıdaki konsept üzerine anlaşmasını, ümit verici buluyoruz.
Has ve melez
"Türkiye bir süredir AB karşısında sınava tabi tutuluyor. Sanki AB de Türkiye de tek renkli, tek biçimli bir bütünlük oluşturuyormuş gibi, ortada seçilecek iki net yol varmış gibi, ayrım çizgisi Avrupa ile Türkiye arasından geçiyormuş gibi bir tartışma sürdürülüyor.
Oysa Türkiye bu ikiliğin çok ötesinde şanslara sahip. Çok zengin kültürel kaynaklarla yüzyıllarca süren bir tarihi birlikteliğin ardından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, şu an büyük bir kültürel mirasın da taşıyıcısı...
Edebiyatımıza, müziğimize, mimarimize, sanatımıza baktığımız zaman Balkan, Arap, İran vb. etkilerini, kendi içimizde çeşitli etnik ve dinsel grupların katkılarını, tüm bunların birbirini zenginleştirip geliştirerek nasıl iç içe geçtiğini görmek mümkün.
Kültürümüzü dünyanın dikkatine açarken hangi unsurun has Türk, hangi unsurun melez olduğu gibi bir tartışmaya girmek yerine, bu tarihi, bu iç içe geçişi öncelikle takdir etmeli ve şükranla karşılamalıyız. İnkârcı, savunmacı bir tutumla tarihsel paylaşımları, yüzyılların alışverişini görmezden gelmek yerine bu tarihe ve şimdi içimizde barındırdığımız çeşitliliğe sahip çıkmalı, hakkını vermeliyiz.
Kültürümüzün zenginliğine, içerdiği kimliklere sahip çıkarak, bünyemize katarak öne çıkartmak bizi hem kompleksli bir dar görüşlülükten kurtarıp özgürleştirecek hem de ülkemizin mevcut gücünün çok daha rahat görülmesini sağlayacaktır".
Ama bu ümidi duyabilmek için üretici olmak, entelektüel dünyamızı sorgulayan, zenginleştiren yapıtların üreticisi olmak gerekiyor. Aşağılık kompleksini, "Avrupa Avrupa duy sesimizi" yaklaşımını, sahte medeniyetler çatışmasını üstlenen duruşları terk etmek gerekiyor. Oyunun parçası değil bozanı olmak gerekiyor.
Bunun önündeki engellerden biri, entelektüel ortamlarda yaygınlığını koruyan ikbal peşinde koşmaktan da vazgeçmeyen nihilizm/sinizm tavrı. "Gene yaya kaldık", "Bizim sunacak neyimiz var ki" tarzı yaklaşımlar, "olmasın" isteğini de yansıtıyor. Bir şeylerin gelişme ihtimali, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların rahatlıklarını tehlikeye sokuyor çünkü. Anlamaya çalışmak yerine alaya almak, alay edebilecek pozisyonda olmayı matah zannetmek sıkça rastladığımız bir "aydın çocukluk hastalığı". Bu tavrı basınımızın Frankfurt Fuarı konusundaki kimi haber ve yorumlarında da görmek mümkün.
Bu yılki fuar hazırlıklarının ardında, yazar ve yayıncı dünyası içinde mutabakat sağlamayı hedefleyen, Kültür Bakanlığı'yla yönetişim denemesi yapılan, aylar süren ağır bir çalışma dönemi var. Tek tek faillerin arzuları tartışmaya açıldı, ortak noktaları saptandı, bir amaç uğruna yakınlaştırıldı. Bu süreçte onlarca kişi, gönüllü olarak çalıştı. Çabaların meyveleri de, bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı'nda alındı.
Basın
Geçen sene dudak bükerek "şimdiden bölünmüşsünüz, 2008 Konuk Ülke programında sizinle iyi eğleneceğiz" diyenler, bu sene hayretlerinin yanına tebriklerini de katmak zorunda kaldılar. Pek çok yabancı yayıncı ve basın mensubu standın ve logonun güzelliğini överken, fuar yetkilileri "bizi çok şaşırttınız ve güven verdiniz" derken, yerli basının bir kısmı bu yılın konuğu Katalanların olmayan başarısını övmekle meşguldü. Derslerini çalışmadıkları için, Katalanların büyük bir başarısızlık yaşadığını fark etmediler. Evet büyük paralar dökmüş, şık bir program görüntüsü vermişlerdi, ancak gerek standlarının aldığı eleştiriler, gerekse yaşadıkları skandal (önce İspanyolca yazan Katalan yazarları program dışı bırakmaları, protestolar üzerine son dakika katmaya kalkışınca da onların reddetmeleri üzerine en iyi yazarların Katalan programında yer almayışı) bizim "Batı bak ne güzel beceriyor"cu gazetecilerimizin gözünden kaçtı. Ne de olsa fuarda arı gibi çalışan kimi yayınevleriyle konuşmak, hangi yazarlarının teklif aldığını öğrenmek yerine "bizim yayıncılar standda boş boş oturuyorlar, bir şey sattıkları da yok" demek çok kolaydı, hatta keşke bu gazeteciler memlekete masraf çıkartmayıp evlerinde otursalar, ezberlerini oradan tekrarlasalardı.
2007 Frankfurt Fuarı, 2008'in provasıydı. Çeşitli hatalar yapıldı, eksiklikler vardı kuşkusuz. Bazı yayıncılarımız ilk defa uluslararası bir fuara katıldı, ilk defa yazarlarını yabancı yayıncıların dikkatine sundu. Tecrübeler dikkate alındığında, çalışmalar sürdürüldüğünde, önümüzdeki sene boyunca giderek artan sayıda yazarımızın çevrileceğini kestirmek güç değil. Kültür Bakanı'nın fuarda yaptığı, konseptimizi kucaklayan konuşma bizi rahatlattı. Bakanlık yetkililerinin konsept sunumunda kaydırma yaparak yönetişimin en temel ilkesini çiğnemeleri endişe yaratsa da bunun bir daha tekrarlanmayacağı yönünde güvence vermeleri, birlikte çalışma sürecinin batağa saplanmadan yürüyebileceği izlenimini verdi. Biz buna inanmak istiyoruz, hepimizi eylemsizleştiren ve köşede hazır bekleyen sinizm tavrına düşmek işin en kolayı çünkü.
Batı dahil dünyanın her yerindeki basın, mali ve siyasi baskı altında; gizli ve açık sansür dünya halklarının iletişimini imkânsız kılıyor. Farklı kültürlerin birbirlerini anlamasının başlıca yollarından biri, çeviri eserlerin yaygınlaşıp paylaşılması. Yalnızca kültürümüzün hak ettiği ilgiyi görmesi için değil, dünyanın şirket çıkarlarına uygun bölünmelere ve çatışmalara sürüklenmesine direnmek için de, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı'na hep birlikte, bütün renklerimizle gitmek için çabalarımızı sürdürmeliyiz. Bilgiyle yoğrulmuş eleştirilerimizi yöneltmekten geri durmazken emeğe ve çabaya saygıyı yitirmemeli, bazen iyi şeyler de yaşanabileceğini içimize sindirmeliyiz. Bazen rezil olmamak da bize sevinç verebilir, denemeye ne dersiniz?

MÜGE GÜRSOY SÖKMEN: Türkiye Yayıncılık Komitesi üyeleri