Yabancı düşmanlığı ve Hasan Celal Güzel

İngiliz tarihçi Hobsbawm, "sol, sağın korku ve nefretini, iyi giyimli erkek ve kadınların kan tadından duydukları rahatlamayı hep küçümsemiştir" derken herhalde, yalnızca solun entelektüel bir başarısızlığına işaret etmiyordu.
Haber: ORHAN GAZİ ERTEKİN / Arşivi

İngiliz tarihçi Hobsbawm, "sol, sağın korku ve nefretini, iyi giyimli erkek ve kadınların kan tadından duydukları rahatlamayı hep küçümsemiştir" derken herhalde, yalnızca solun entelektüel bir başarısızlığına işaret etmiyordu. Aynı zamanda şiddetin "iyi giyimli erkek ve kadınların" dünyasına nasıl sinsice sirayet edebildiği, teorik ezberlerle hep taşra cemaatlerine ithaf edegeldiğimiz hani şu başkalarından "korku" duyma ve "nefret" etme marazının asıl olarak siyasal merkezlerde nasıl su yüzüne çıktığını gözlemeyi de öğütler gibidir. Ama, bence, Hobsbawm'ın burada asıl üzerinde durduğu nokta biraz daha başka bir yerdedir: Şiddet duygularının, kinin ve nefretin, hırs ve hıncın "müesses nizam" ile muhalifleri arasındaki bir yere, bir siyasal ilişkiye nasıl sızabildiği, "siyasal" olanın "nefreti" nasıl ek bir kapasiteyle taşıyabildiğine ilişkin kolay fark edilmeyen bir noktayı didiklemeye çalışır Hobsbawm. Gerçekten de, bu nokta, insan yıkıcılığının ve nefretinin pek fazla kurcalanmayan, saklı hallerinden birisini teşkil ediyor ve hayalet bir el gibi gündelik hayatımızda dolaşıyor, pek çok teorik açıklamanın yetemediği biçimlerde beşeri alemde huzursuz edici etkilerini sürdürüyor. Bu meselenin "siyasal" hallerine odaklandığımız sürece "nefret" ve "düşmanlığın" duygusal tonlamalarına inmemiz ve onun nasıl müşahhas hale geldiğini anlamamız o kadar zorlaşıyor. Dahası bu "korku ve nefretin" hayatımızdaki izleri küçümseniyor, teorik bir mesele olmaktan çıkıp gündelik hayatımızda nasıl dağıldığı bir türlü teşhis edilemiyor. Marksistlerin faşist tehlikeyi oldukça geç bir tarihte, 1930'larda ancak teşhis edebilmesinin bu durumla, sanırım, bir ilişkisi vardır.
Bununla beraber, bugün yaşadığımız günlerden bu meseleye dikkat çekmek, artık arkaik anlamlar yüklendiği söylenen "sol" ve "sağ" siyasal taraflardan çok kendilerine etnik-kültürel-dinsel merkezler inşa eden politik iktidar seçkinlerinin "öteki"lere olan bakış açılarından söz etmek anlamına geliyor. Bu alan son derece karmaşık. Bazen "türban meselesi"nde yaşandığı gibi, politik merkezin din içinde kurduğu iktidar pratiklerinin yarattığı ve bizzat dindarların mağduru haline geldiği kin ve nefret duygularını içerdiği gibi, bazen de bizzat çoğunluk dinine sahip olanların diğer azınlıklara reva gördüğü hakaretlerle de zuhur edebiliyor. Kin ve nefretin, geleneksel sol ve sağ siyasal taraflardan çok, en fazla teşhis edildiği yerlerin tam da etnik-kültürel-dinsel çoğunlukların iktidar olduğu yerler olduğunu söylemek yeni bir şey olmasa gerek. Ama bu duyguların nasıl ve nerelerde hakiki hale geldiğini, bizim görmediğimiz veya teorik bir körlükle göremediğimiz veçhelerinin, etnik-dinsel düşmanlık duygularının nasıl orada ve burada saklandığını ve hatta muhalifleri tarafından dahi tanınmaz bir hale gelerek Hobsbawm'ın "küçümsenen korku ve nefret duyguları" olarak işaretlediği bir ilişki doğduğunu görmek gerekiyor. Ülkemizde Rahip Santoro ve Hrant'ın katledilmeleri ve Malatya cinayetlerinin medyada, siyasal seçkinlerde ve hâlâ soğuk savaş antrenmanları yapan kimi politikacı-münevverlerdeki görüntüleri bu korku ve nefret duygularının en sahici örneklerini temsil ediyor. Bugün, bize, bu ilişkiyi kurmamızı sağlayan kişi kıdemli politikacı sayın Hasan Celal Güzel'in kamuoyunda "Malatya Katliamı" olarak anılan cinâyât fiili üzerine yazdığı "ağır tahrik" gerekçesidir.
Güzel'in analizleri
08.12.2007 tarihli Radikal'deki köşesinde "Misyonerlik Sorunu" başlığıyla yazan Güzel, bu cinayetleri kınayan kendi cümlelerini bile öyle bir biçimde başka yerlere doğru büküyor, kurduğu taziye sözcükleri konuldukları yerlerden öyle tepetaklak aşağılara doğru düşüyorlar ki, biraz dikkatli bir okurun lafın gittiği yeri merakla takip etmekten kendini alıkoyabilmesi mümkün değil.
Yazısının başlangıç paragraflarından anlaşıldığı kadarıyla, ona göre, cinayetler akli ve ahlaki bir sorun olmaktan çok daha fazla stratejik bir sorundur. Güzel'in hakkını yememek için söyleyelim ki, o, bir an şunu söylüyor: "Bu tarz bir eylem, hem insanî hem de İslamî bakımdan tasvip edilemez." Ama dikkat edin. Güzel için bu bir "eylem tarzı"dır. Nitekim cinâyât analizinde asıl yoğunlaştığı "stratejik eylem" vurgusu arkasından geliyor: "... birazcık milli şuuru ve aklı olan bir kişinin, bu şekildeki şiddet eylemlerinin Türkiye aleyhinde nasıl kullanılacağını ve hepimize ne kadar zarar vereceğini hesap etmesi gerekir." Yazının bu bölümünden anlaşılan, cinayet eyleminin stratejik meselelerdeki bir münazara konusuna dönüştürülmüş olduğudur. Ona göre İslam ve Hıristiyanlar arasında bölünen bütünlüklü ve organik tarafların tarihininin de bize öğrettiği rolleri bakımından bu cinayet bir stratejik hatadır ve bir "taşkınlık"tır. Bütün yazısının özeti ise şu bölümdedir: "Lâkin, bütün bu nevi taşkınlıkların gerisinde ağır tahriklerin bulunduğunu da görmek lazımdır. Malatya gibi, Türkiye'nin en muhafazakar illerinden birinde, açıkça halkın gözü önünde misyonerlik yapar, bir takım menfaatler karşılığında İslamın aleyhinde bulunur, daha da ileriye gidip Aleviliği, Kürtlüğü ayırımcı şekilde istismar etmeye kalkışırsanız ve bunu da Hristiyanlık adına yaparsanız, hoş karşılanmanız elbette mümkün değildir. Neredeyse 1400 yıllık İslam diyarında, Seyyid Battal Gazi'nin memleketinde misyonerlik yapmak, İstanbul'da İstiklal Caddesi'nde Kitab-ı Mukaddes dağıtmaya benzemez". Şimdi, bütün bu sözler akıl alır gibi değil! Güzel, aslında, yazı başlığının çağrıştırdığı gibi misyonerlik meselesi üzerinde konuşmuyor. Bir dava hakkında konuşuyor ve bu davanın sanıklarına misyonerlik bilgilerinden kendince somut olduğunu zannettiği "ağır tahrik" gerekçesi yetiştiriyor. Güzel'in "ağır tahrik savunması"nda önemli bir nokta var. Güzel, Osmanlı siyasal ve toplumsal koşullarına ilişkin gözlemlerinden çıkardığı sonuçların Malatya Cinayetinde kullanılabilir olduğuna olan hayret verici bir inanç geliştirmiş. Osmanlı siyasal koşullarının ve payitahtın içinde bulunduğu uluslararası ortamın böyle bir cinayetin tarihsel altyapısını açıklayacağını düşünmek çok şaşırtıcı bir bilinç sıçraması örneğidir ve ancak "öteki"ne karşı düşmanca bir önyargıyı ifşa edebilir. Güzel'in burada yaptığı şey, cinayete giden, ona yol açan nefretin tarihsel temellerini açıklamak değil, o nefretin içine girmek, onu sahiplenmek ve en başarılı olabileceği yere kadar taşımaktır. Anlaşıldığı kadarıyla, Güzel'in olay hakkında hiçbir ciddi ve somut bilgisi yok. En somut gerekçesi, Malatya'nın "Seyyid Battal Gazi'nin memleketi" olması. Burası çok önemli. Çünkü, Güzel'in, kin ve nefretle gerçekleştirilen bir cinayetin içine bizzat cinayeti reddederek, ama, aynı nefreti devralarak girdiğini gösteriyor. Bir anlamda, mağdurlar Battal Gazi'nin memleketine gelerek kendi sonlarına somut bir sebep hazırlamış oluyorlar. Faillerin yaptığı ise sadece "yanlış bir stratejiyle" de olsa kalan kısmı tamamlamak! Bütün bunlar akıl alır gibi değil gerçekten de. Ama, farklı etnik ve dinsel gruplara olan nefretin şu aralıklardan nasıl sızdığını sezebiliyor muyuz?
Nefretin, burada gördüğümüz saklı biçimi, bizi düşündüğümüzden daha fazla ilgilendirmeli ve rahatsız etmelidir. Çünkü, bu ülkede siyasal düzenin haksız saldırısına maruz kalmış ve demokratik hassasiyetinin en güçlü olması beklenecek kişilerden birinin, Hasan Celal Güzel'in kaleminden zuhur etmiş. Sosyal, siyasal çoğulculuğa ve dinsel hoşgörüye giderek daha ikna edici katkılarda bulunan çeşitli toplumsal-dinsel grupların bu sorunu aşmasını umut etmeye devam edebilmemiz ise herhalde bu rahatsızlığı sürekli olarak onlara duyurmakla mümkün olabilecektir.

ORHAN GAZİ ERTEKİN: Yargıç, Beypazarı Adliyesi