Yama değil, yeni gömlek!

Yama değil, yeni gömlek!
Yama değil, yeni gömlek!

Anayasa değişiklik paketinin oylamasında ilk defa solda üç farklı görüş var. Evet , hayır ve BDP lilerin de desteklediği boykot .

Kürt sorununun "bölücülük", başörtüsünün "laiklik" olarak tartışıldığı yerde anayasa değişikliğinin "sivil vesayet" diye tartışılması şaşırtıcı değil
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Çoktan çöpe gitmesi gereken 12 Eylül Anayasası’yla 28 yıldır yaşayan Türkiye, bu anayasanın 17. kez değiştirilmesi sırasında hayli tartışmalı bir referandum içine sürüklendi. Daha önce yapılan 16 değişiklikle 175 maddesinden 83’ü değiştirilirken bu ölçüde bir tartışma ve bugünkü gibi bir saflaşma olmamıştı. Oysa yama tutmayan bir gömleğe dönüşen bu anayasaya, yeni bir yama yapmak yerine tümüyle yeni bir anayasa yapmak pekâlâ mümkün görünüyor.
“Görünüyor” derken referandumla ilgili takınılan tutumları ve açıklanan gerekçeleri dikkate alıyoruz. Örneğin, AKP geçen yıl tümüyle yeni bir metin hazırlığına girişmiş, hatta anayasa hukukçularından oluşan bir komisyona bir taslak da hazırlatmıştı. Ama daha sonra uygun toplumsal-siyasal ortam olmadığını ileri sürerek, bugün tartıştığımız değişikliklere yönelmişti. Ancak AKP’nin yeni bir anayasa fikri olmadığı söylenemez. Bugünkü değişikliklere “evet” diyen Saadet Partisi’nin de yeni bir anayasadan yana olduğu biliniyor. Referandumda “hayır” kampanyası yürüten CHP lideri Kılıçdaroğlu da iktidara geldiklerinde yeni bir anayasa yapacaklarını söylüyor. Solun bir bütün olarak yeni ve demokratik bir anayasayı savunduğu aşikar. MHP ’nin açık bir tavrı yok ama bu parti bile 12 Eylül Anayasası’nı savunmuyor. Bu durumda siyasal çevrelerin büyük çoğunluğu yeni bir anayasadan yanayken, neden bu doğrultuda ilerlenmez de bugünkü gibi tuhaf ve kaotik bir ortama sürüklenilir? 

Siyasal alanın işlevsizliği
Yeni bir anayasa, bir toplumsal talep olmasına rağmen siyasi alan o kadar sığ ve işlevsiz ki, bu durumu anlamıyor ve gerektiği gibi siyasetin diline dönüştüremiyor. Doğrusu siyasi partilerin/örgütlerin ne kadar sahici, toplumsal sorunların çözüm zemini olması gereken siyasal alanın ne kadar işlevli olduğu hatırlanacak olursa, tümüyle yeni anayasa talebinin kendine bir yol bulmasının zorlukları da anlaşılabilir. Hangi gerçek ve büyük sorun siyasal alana doğru dürüst çıkıyor ve çözüm yolları üretiliyor ki, anayasa gibi toplumsal mutabakata davet eden bir sorun da aynı tarzda ele alınsın... Kürt sorunu da benzer durumda değil mi? Siyasal bir sorun olarak ele alınabilse çoktan çözülebilecek olan bu sorun da anayasa gibi çeyrek yüzyıldır sürünmüyor mu? 12 Eylül’den bu yana hangi büyük sorun siyasal alana taşınıp çözülebildi? “Türban” veya “başörtüsü” sorununun bile çözülemediğine bakılacak olursa siyasal alanın işleyişi üzerine daha derinliğine düşünmek ve elbette sistemin ne kadar demokratik bir nitelik taşıdığını sorgulamak gerekiyor. Siyasal alanın işlevsiz olduğu yerde siyasal demokrasi ve genel olarak demokrasi yoktur veya pek sınırlıdır.
Öte yandan, her önemli sorunu kendi gerçekliği ve güncelliği içinde değil de arkasında tarihsel olarak birikmiş, yığılmış ne kadar şey varsa onlarla birlikte ele alan ve dolayısıyla her defasında gerçekte olduğundan çok farklı boyutlarıyla tartışmaya başlayan bir siyasi-entelektüel elit, toplumsal mutabakat geliştirme yeteneğinden de yoksun olunca hemen her defasında bir tür kaos ortaya çıkıyor. Kürt sorununun “bölücülük”, başörtüsü sorununun “laiklik” olarak tartışıldığı yerde son anayasa değişikliklerinin de “sivil vesayet” diye tartışılması şaşırtıcı değil. Bunda elbette AKP’nin yanlış yöntemleri ve şark kurnazlığının da rolü var. Ama sonuçta siyasi alanda söylenen hemen her şey sahiciliğini kaybediyor, inanılır olmaktan uzaklaşıyor. Aslında neredeyse herkes yeni bir anayasadan yanayken bu yönde ilerlemek ve bu konuda gerçek bir toplumsal mutabakat arayışına girmek gerekirken gelinen yer “ihanet”, “boy-soy” ve “havuzlu villa” muhabbeti! Başka bir ifadeyle, oligarşinin içinde siyaseten oluşmuş iki blok -bir yanda AKP ve diğer “evetçiler”, öte yanda CHP-MHP ve askeri ve sivil bürokrasinin bir kesimi- öyle bir iktidar kavgası yürütüyor ki, gündeme gelen her sorun bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Böylece sadece anayasa değişiklikleri değil YAŞ veya HSYK atamaları “kriz” haline geliyor, dış politika adımları “eksen kayması” oluyor.
Oligarşinin egemen unsuru büyük sermayenin bu duruma artık tahammül etmekte zorlandığı görülüyor. İktidar partisi AKP’nin otoriter bir yönde ilerlemesinin nedeni de bu bitmeyen “kriz” koşulları. AKP, nasıl Kürt sorununu Kürt örgütlerini muhatap almadan çözmeye kalkıştıysa ve daha berbat bir duruma getirdiyse bu anayasa değişikliklerini de gerçek bir toplumsal mutabakat arayışına girmeden, “arar gibi” yaparak kabul ettirmeye kalkışınca bugünkü noktaya gelinmesi zor olmuyor tabii. Sadece bu da değil. Paketin içine birbiriyle ilgisiz, iç bağlantıları olmayan şeyler doldururken, özellikle yüksek yargıyı yeniden düzenleyen maddeleri sarıp sarmalarken herhalde referandumda desteğin artacağını düşündü. 24 soru sorup bir tane cevap istenen, her birine ayrı cevap hakkı tanınmayan bir referandum ancak bu memlekete nasip olabilir herhalde ama bunun demokratik bir anlayışla ilgisinin olmadığı açık. Buna rağmen 12 Eylül’le hesaplaşmaktan, demokrasiyi geliştirmekten söz ediliyor. Türk-İslam Sentezi’nin mucidi 12 Eylül’le AKP’nin hesaplaşması mümkün mü?

Yeni bir anayasa için
Yine de tüm bu kurnazlıklar ve tutarsızlıklar öncelikle sol/sosyalist harekette ciddi bir bölünme yarattı. İlk kez bir referandumda solda üç farklı tavır var: Evet, hayır ve boykot. Gerçekten de “yetmez ama evet” demek için de, “hayır” demek için de çeşitli ikna edici nedenler sayılabilir. Nitekim iki tavrı da kuvvetle savunan taraflar diğerini oligarşinin öbür bloğuna yamanmakla suçlayabiliyor. Çoktan bir anayasa değişikliği olmaktan çıkan bu siyasi girişim, bir iktidar kavgasının ve saflaşmanın tam ortasına yerleşince sol hareket bir bütün olarak davranma olanağını kaybetti. Aslında Kürt sorunu, başörtüsü sorunu gibi diğer “büyük” sorunlarda nasıl bölünüyorsa, benzer bir nitelik kazanan bu sorunda da bölünmüş olması şaşırtıcı değil.
Oligarşinin iki bloğu arasındaki bir iktidar kavgasının ortasında, “evet” demek için de “hayır” demek için de gerekçeler üretilebiliyorsa, bu ikisinin de dışında bir üçüncü seçenek üzerinde düşünmek ve zaten bir toplumsal talep olan yeni bir anayasanın gündeme gelmesine katkıda bulunmak daha doğrudur. Ayrıntılar bir yana, “evet” denilerek, siyasal inisiyatifi elinde tutmakta zorlanan AKP iktidarına ister istemez bir destek verildiğinde artık “içki içmeyin üzüm yiyin” diyerek özel hayatlarımıza da burnunu sokma hakkını kendinde bulan Tayyip Erdoğan’ın otoriterliğin neresinde duracağı bilinmez. Ancak “hayır” diyerek de AKP’nin karşısındaki militarist-otoriter CHP ve faşist MHP bloğuyla aynı safta yer almanın ötesinde mevcut anayasanın ve kurumlarının savunucusu konumuna sürüklenmek de doğru olmaz.
Bu durumda her iki tavır da 12 Eylül Anayasası’nın çöpe atılmasına ve yeni bir anayasa talebinin dile getirilmesine katkıda bulunması zor görünüyor. BDP ve solun çeşitli kesimlerinin oluşturduğu “boykot” seçeneği ise, alacağı desteğe bağlı olarak, referandum sonrasında yeni bir anayasanın toplumsal gündemden düşmemesi için bir dayanak sağlayabilir. 28 yılda 12 Eylül Anayasası’na yapılan bu 17. yama ister tutsun, ister tutmasın bize yeni bir gömlek lazım. “Evet” veya “hayır” diyerek bunu dile getirmek mümkün değil, “boykot” ise bu olanağı sunuyor ve gerçekten oligarşinin çatışma halindeki bloklarına karşı bir üçüncü odak geliştirmenin de olanaklarını içinde barındırıyor.